Molecular Psychiatry’de yayımlanan bir makale, spermlerin epigenetiği üzerine ilginç şeyler söylüyor. Belki önce epigenetiği açıklamak lazım: Davranışların ve çevrenin genlerin çalışma şekilleri üzerine etkilerini araştıran bilim dalı. Genetik mutasyonların aksine epigenetik değişiklikler geri döndürülebilir oluyor. Bu durum DNA’nın yazılımı değiştirmese de hangi genin açılabileceğine etki ediyor. Yani DNA değişmiyor ancak vücudun DNA’yı okuma şekli değişebiliyor.

Araştırmada ilk olarak katılımcıların çocukluk stresleri ölçülüyor. Bunun için araştırma ekibi, Travma ve Sıkıntı Ölçeğini (TADS) kullanıyor. TADS puanları nispeten az sayıdaki çocukluk stresi hatırlayanların TADS puanı düşük olurken, (0-10) birçok travmatik olayı hatırlayan katılımcılarda TADS puanı yüksek oluyor.

Katılımcıların çocukluk stresini ölçmek için ekip, insanlara duygusal veya fiziksel ihmalin yanı sıra duygusal, fiziksel veya cinsel istismar anılarını soran yerleşik bir anket olan Travma ve Sıkıntı Ölçeğini (TADS) kullanmış. Bu TADS puanları daha sonra ya düşük (0 ila 10), yani nispeten az sayıda çocukluk stresi hatırladıkları ya da yüksek (39’un üzerinde), yani birçok travmatik olayı hatırladıkları şeklinde kategorize ediliyor.

Bu puanlamadan sonra yapılan analizlerde, yüksek TADS skorlarına sahip erkeklerin spermlerinin, daha az travma bildiren erkeklerin spermlerine kıyasla farklı bir epigenetik profile sahip olduğunu ortaya koyuluyor. Araştırmacılar, farklılıkların “epigenomu” etkilediği bilinen içki veya sigara içme davranışları gibi diğer faktörlere atfedilip atfedilemeyeceğini kontrol ettikten sonra bile analiz sonrası model mevcudiyetini koruyor.

Araştırma ekibinden Tuulari, stres faktörleri ile epigenetik arasındaki herhangi bir ilişkiyi ortaya çıkaran araştırma sonuçlarının “kesinlikle büyüleyici” olduğunu belirterek, stres faktörlerinin erkeklerin hayatlarının erken dönemlerinde meydana geldiğini ekliyor. Bu da epigenetik değişikliklerin, başlangıçta onları tetikleyen olayların üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen zaman içinde devam ettiğini gösteriyor.

Başka bir araştırma ekibi önceki çalışmalarında, çocukken yüksek stres yaşayanlarda Hsa-mir-34c-5p olarak bilinen RNA molekülünün farklı ifade edildiğini göstermiş. Dahası bu farklılığın, erken dönemlerinde farelerin beyinlerinin gelişimini değiştirdiği gözlemlenmiş.

Aynı araştırmacılar, CRTC1 ve GBX2 adı verilen iki genin etrafında farklı DNA metilasyon (epigenetik mekanizma) profilleri de kaydetmiş. Bu genler, hayvanlarda yapılan diğer çalışmalarda erken beyin gelişimine dahil edildiğinden araştırmacıların dikkatini çekmiş.

Sonuç olarak, ilk araştırmada çocukken stres yaşayan bireylerde meydana gelen epigenetik değişiklikler uzun yıllar sonra bile mevcudiyetini koruyor. İkinci araştırmada ise çocukluk döneminde stres yaşayan bireylerde bir RNA molekülü farklı davranıyor. Bu RNA molekülü ise erken beyin gelişimiyle ilgili. Yine aynı araştırmada erken beyin gelişimine dahil edilen iki gende farklı bir epigenetik mekanizma var. Peki erken gelişim döneminde bu değişiklikler nasıl gerçekleşiyor? Araştırmacılar henüz ellerinde net sonuçlar olmasa da yüksek stres ile meydana gelen bu değişikliklerin ancak genetik aktarımla geçtiğinde çocuklarda görülebileceğini öne sürüyor.

Bu öngörü, “Ve Allah, sizi hiçbir şey bilmez halde, annelerinizin karnından çıkardı. Size işitme yetisi, görme yetisi ve anlama yetisi verdi,” (16-78) ilahi bilgisi ile birlikte değerlendirildiğinde durum ilginçleşiyor. Zira bir şey bilmeden doğmuş olmak aynı zamanda bu epigenetik faktörlerin gözlemlenebilmesine olanak sağlayacak bir boş levha sunmuyor mu?