Hint araştırmaları akademisyeni Wendy Doniger, Lévi-Strauss tarzı mit çözümlemeleri kaleme alırken, bunu dile getirip mitin, çözülemez kimi paradoksları çözmek üzere var olduğunu söyler. Burada önemli olan husus, mitin, paradoksu çözememesidir. Bunun yerine, paradoksu, çelişkileri ifade eden bir anlatıya dönüştürür: “aynı anda doğru ve birbirine karşıt iki insan hakikati” (Doniger 2009: 206).
Doniger, mitleri hikâye olarak, gerilim ve belirsizlik gibi edebi değerlerle birlikte ele alır. Antropolojide bizler, mitlerde saklı daha ağır, daha felsefi sorunlara ve bunların bünyesinde yer alan kültürel anlamlara göz atma eğilimi taşırız. Fakat bu iki yaklaşım uyumlu değildir ve burada aynı neticeye ulaşıyorlar. Basitçe söylemek gerekirse, mit, epey incelikli bir dil gerektirirken, ritüel bir anlamda bunun tersidir. Ritüel, konuşmaya gereksinim duymaz, dile ise hiç ihtiyaç duymaz. Paradoksu sırf eylemle ifade edebilir, gerçi bu eylem bizzat çelişki içerir ve bunu sadece aynı hususa değinmek amacıyla kullanır.
Mitin ve ritüelin ilintili olma ihtimali de vardır. On dokuzuncu yüzyılda William Robertson Smith (2002 [1894: 17-20]), mitin işlevinin, özgün anlamlan yitirmiş merasimleri açıklamak olduğunu ileri sürmüştü. Ona göre mit, dinî düşüncede erken bir aşamada yer alır ve daha sonraki din sistemlerinde mitin yerini dogma almıştır. Tam olarak bu görüşü savunmasam da, bizzat mitolojinin toplumsal ve dilsel kökenlerine kafa yormaya değer. En azından, ritüel ile mit arasındaki mütekabiliyetle ilgili vakalara, özgül vakalarda hangisinin önce doğduğunu tanımlayan bir görüşle birlikte kafa yormaya değer.
Bu yazı, Alan Barnard’ın “Simgesel Düşüncenin Doğuşu” adlı eserinden alınmıştır.