Vecd “v-c-d” kökünden sözlükte “yitiğini bulmak, istediğine kavuşmak, güç yetirmek, aşk ve iştiyak sarhoşluğu içinde kendinden geçmek, yüksek heyecan duymak” anlamındadır. Tasavvuf literatüründe ise vecd kavramının farklı açılardan tanımlandığını görmekteyiz. Ebû Nasr Serrâc “zikir safvetine bağlı hal” Kelâbâzî “Allah ile kulu arasındaki halin keşfi” Hücvirî “neşe veya gam eseri gönülde vuku bulan elem” Kuşeyrî “gayri iradi kalbe gelen şey” Sühreverdî ise “geçmişte kaybettiğini bulmak” şeklinde ifade etmiştir. Görüldüğü üzere Serrâc vecd için gerekli olan zikir safiyetine, dolayısıyla mücahede dönemine, Kelâbâzî vecdin keşfî değerine, Hücvirî etkisinin insanın kalbinde hissettiği güçlü bir duyguya, Kuşeyrî vecdin kulun iradesi dışında meydana geldiğine, Sühreverdî ise vecdin sözlük anlamına ilişkin, sûfînin kaybettiğini tekrar bulmasına dikkat çekmiştir. Vecdin mahiyeti hakkında, farklı görüş beyan eden sûfîler de olmuştur. Vecd tanımlarının çeşitliliğini, Amr b. Osman Mekkî’nin vecd hakkındaki sözünden anlayabiliriz. “Vecd, Allah’ın mümin ve mukin ehli kulları nezdinde bulunan, keyfiyeti ibare ile anlatılmayan bir sırdır.” Bu sırrı anlamak için, sûfîlerin vecd hakkındaki işaretlerine yer verilecek, vecdin nasıl tezahür ettiği, onların sözleriyle tasvir edilecek. Çünkü vecd, tasavvuf yolundaki saliklere ve ehl-i hakikat zümresine mahsus, manevi lezzettir.

Bu yazı, Yasemin Köle’nin “İLK DÖNEM TASAVVUFUNDA ŞATHİYE” adlı eserinden alınmıştır.