İki kutuplu dünyanın yıkılma hikayesini herkes bilir. Batı (NATO) ve ABD hürriyetlere, sermayeye ve demokrasiye en büyük düşman gördüğü komünizme ve SSCB’ye karşı muazzam askeri gücünün ötesinde Gladyo ve buna benzer kurumları kullanmıştı. Batı o zaman “komünist ve sol terörü” dünya huzurunu bozan başlıca faktörlerden biri olarak görüyor, ne hikmetse o yıllarda yerden  mantar biter gibi sol terör örgütleri kuruluyor, onlara karşı “yeşil kuşak” adı altında İslami kişi ve kurumların yardımına başvuruyorlardı. Sovyetlerin yıkılması ile birlikte komünizmin aleyhindeki suçlayıcı söylemler birden terk edilmiş, “İslami kökten dincilik” (fundamentalizm) ve “İslam terörü” edebiyatı sıkça duyulur olmuştu. Biz tarihçilere ABD ve müttefikleri olan ülkelerin üniversitelerinden gelen tarih kitaplarının adlarında bile bunu fark edebiliyoruz. Soğuk savaş döneminde “yeşil kuşak” politikasının gereği “Esir Türkistan“, “Stepte Ezan Sesleri”,Sovyet Müslümanları” ve “Rusya ile Çin Arasında Türkistan” gibi kitaplar yazdırırlarken, şimdilerde artık “yeşil” itibardan düşmüş ve “The Fundamentalizm in Central Asia“(Ortaasya’da Kökten Dincilik) gibi kitaplar yazılır olmuştur.

28 Şubat uygulamaları bu değişimin Türkiye’ye yansımalarıdır. ABD’nin yetiştirmeleri o dönemde “şu kadar imam-hatip lisesi, şu kadar kuran kursu, şu kadar cami ve mescid var” gibi “bilimsel ve ilerici” raporlar hazırlıyordu. Bu doğrultuda İmam Hatiplerin orta kısımlarından başlanılarak bu mektepler kapatılmaya ve zayıflatılmaya çalışılıyordu.  bilgi çok manidardır, unutulmamalıdır: Yeşil kuşak projesinin başlarında (1947-50 arasında) CHP’ye İmam Hatip kurduran ABD ve Batı, 1990’ların sonlarında Rahmetli Erbakan’a İmam Hatipleri kapattırmaya çalışıyordu. Bu politikayı uygulayanlar da Türkiye’de güya “Amerikan emperyalizmine karşı” olanlardı. Bunların bazıları Sincan’da bir derneğin propaganda gecesinde, Kudüs ve Filistin’deki İsrail baskısını telin eden gösteriler için “bunlar Kudüs’ü kurtarmak istiyorlardı” diyebiliyordu!

1948’den beri İsrail ve ABD politikalarına karşı kendilerine yardım edecek devlet bulamayan ve bu sebepten sürekli teröre başvurmak zorunda kalan Filistinliler ABD politikasının günah keçisi olarak hazır bir örnek durumundaydı. Daha önce Fransızlar Cezayir’de 500 bini aşkın insanı katletmişti. Doğu Türkistan, Afganistan, Kıbrıs, Keşmir, Filistin, Çeçenistan, Bosna, Bulgaristan, Afrika’nın ve Ortadoğu’nun her yeri Müslümanların başlarına bombaların yağdığı yerler olmuştur. Bu coğrafyalarda insanların imdadına koşacak bir güçlü ülke bulunmuyordu. İslam aleminin kendine yardım edecek bir ABD, veya Rusya bulunmadığı gibi, Almanya, Fransa, İngiltere, Çin, Hindistan gibi ülkeler bile zaman zaman ya kendileri Müslümanlara darbe vuruyorlar veya vuranlara yardım ediyorlar veya en azından katliamları görmezden geliyorlardı. Hollandalı BM Barış gücü birliğinin Bosna ve Srebrenitsa’da Sırpların vahşetini seyretmeleri buna bir örnek idi.

Müslümanların yardımına gelecek ülkeler olmayınca, üstüne bir de dünya güçlerinin zaman zaman Müslümanlara bomba yağdırması üzerine kurtuluşu terörde bulan guruplar türemeye başlıyordu. Bunları ABD ve Batılılar bazen de desteklediler. Türkiye’den kaçan her türlü Marksist ve bölücü militanların özellikle terörist iseler batıda nasıl desteklendikleri biliniyor. Özdemir Sabancı’nın katillerinin ve diğer suçluların Avrupa’da nasıl korundukları henüz unutulmadı.

Ama bu teröristler batılılara saldırınca “İslam teröristi” oluyor, buradaki “laikler” de böyle bir koroya destek veriyordu. “Hepimiz Charlie Hebdoyuz”, anlayışı ile teröre karşı çıkış mesela PKK’ya karşı olmuyordu. Bu çevreler her konuda “inadına demokrasi”, “faşizme karşı omuz omuza” ve benzeri “güzel” sloganlarla sokakları inletirken, Suriye’de bir despot halkının yüzde seksenini varil bombaları ile yok ederken, nedense onu hiç mi hiç suçlamıyorlar; aksine “Esat ile görüş” diye hükümete akıl vermeye kalkıyorlardı.

İslam terörü öyle bir siyasi söylemdir ki, Batı ülkelerinde sokaktaki masum insanlar “İslam geliyor” korkusuna kapılıyor, cami minareleri ve diğer İslamî sembollerle dolu karikatürler yapılıyordu. Hasılı kelâm, 28 Şubat sürecinde Türkiye’de yapılan İslam karşıtı propaganda artık batıda yapılıyordu. İslam ülkelerine saldırmak için bahaneleri hazırdı: Terörü engellemek, terörü destekleyen devletleri cezalandırmak, “cehennem silahı” veya “atom bombası” yapmaya kalkanı durdurmak… Böylece ülkeler mahvediliyor, kadınlara ve masumlara her türlü şirretlik yapılıyor, sanat eserleri yağmalanıyor veya tahrip ediliyor, tam bir kaos ortamı oluşturulduktan sonra, yöredeki bazı terörist topluluklara “vekalet savaşları” adı altında destekler verilerek Müslüman Müslüman’a kırdırılıyor. Müslümanlar önce böyle mağdur edilip sonra teröre teşvik ediliyor, daha sonra da “terörist” olarak yaftalanıyor. Batılılar ve içimizdeki adamları Türkiye’deki her yıkıcı eylemi “demokratik gösteri” diye selamlarken, darbe anayasasını değiştirmek isteyen Cumhurbaşkanına diktatör derler. Ama halkının başına varil bombası ve füze yağdıran despota ses çıkarmazlar(!) Çünkü Ortadoğu terör girdabına düşmeli; kişiler, kurumlar, devletler, milletler, mezhepler birbirine düşman olmalıdır.

Ortadoğu bugün artık harabeye dönmüştür; buna Balkanizing of The Middle East adını takmışlardır. CİA ajanı Michael Scheuer’in şu itirafı manidardır:[1]İslam dünyasındaki mücadelelerimizde maalesef mağlubuz. Usame b. Ladin batının İslam dünyası ile savaşmaya cesaret edemeyeceğini söylemişti. Haklı çıktı, çünkü batılılar bu mücadelesinde ABD’ye yardım için asker vermeye mesafeli duruyorlar. Bu durumda askerlerimizle değil, mücadeleyi istihbarat elemanlarımızla yapıyoruz. Düşmanlarınızı askerlerinizle öldüremezseniz, onları birbirine öldürtme işini ajanlarınız ve istihbaratınız vasıtasıyla yaparsınız. Şu anda en büyük umudumuz Şii-Sünni savaşıdır.”

Bugün olanlar tamamen bu istikametteki gelişmelerdir. Terör batıya veya batılıya vuruyorsa kötü, batı karşısında bir tezi olanlara vuruyorsa iyidir. Bunu sadece Batılılar değil, içimizdeki batıcılar da böyle anlıyor. Terör kendilerine vurursa kötü, onların düşmanlarına vurursa iyidir. Hatta gerektiğinde terörü besleyip, kışkırtıp ve teşvik edip ona vekalet savaşı yaptırırlar.

Artık bu olanlardan sonra hiç bir Türk politikacısına veya herhangi bir ferde bu batılıların “teröre karşı iş birliği” gibi bir şeyler söylemeye yüzleri olamaz. Türk devlet adamları buna göre politika belirlemelidir. Çünkü terör gibi gayri meşru bir alana batanlar, Türkiye’nin terörle mücadelesine destek vermedikleri gibi, Türkiye’ye karşı terörden medet ummaktadırlar. Batı ve ABD terörü desteklemektedir. Bunun belgeleri toplanmalı ve bu bilgiler her zaman yüzlerine vurulmalıdır.

Sonuç olarak terör politikanın meşru aracı olmaz. Ama birileri kendi meşruiyetlerini yitirince terörle işbirliği yapmaktan kaçınmazlar. Bu durumda kendileri de, politikaları da, müttefikleri de gayri meşru olur. Meşruiyeti kaybedenler er veya geç bunun faturasını öderler. İlk ve Ortaçağlarda bile devletler ve yöneticiler meşruiyet çizgisine daima dikkat ederlerdi. XXI. Asırda bazı “çağdaş, uygar, insancıl, demokratik” vs sıfatları dil ve kalemlerine pelesenk edenlerin bunu düşünmemeleri çok hazindir. Gayri meşruyum ama güç bende, çünkü para, silah ve propaganda imkanım sınırsız demiş oluyorlar.

Bu maalesef yeni savaş anlayışıdır ve şu anda bize karşı uygulanmaktadır. Türkiye bundan sonra hem politika ve ittifak anlayışını, hem de harp ve müdafaa konseptini buna göre dönüştürmeli; ekonomik, askeri ve politik yükümlülüklerini bu gerçeğe göre yönlendirmelidir. Helmut Kohl, “Türkiye AB’ye girmek için fazla büyük” derken, Türkiye’nin küçültülmesi gerektiğini söylemiş olmuyor muydu? İşte şimdilerde bunu terörle gerçekleştirmeye çalışıyorlar.

Türkiye’yi küçültme dışında başka hesapları da vardır. Onları da gelecek yazıda sayalım.


[1] M. Scheuer, İmperial Hubris: Why the West is losing the War on Terror, Potomac Books, Washington DC. 2004.