Şubat 28, kara kışın sonu mu başlangıcı mı? O sene kimine göre baharın, kimine göre hazanın başlangıcıydı. Kimileri gönenirken, kimileri yaprak dökümü yaşamaktaydı. Nereden baktığına ve nerede durduğuna bağlı olarak değişirdi durum. Şubat, şubat olalı böyle darbe görmemişti. Bu darbe başkaydı. Post-moderndi. Öncekilere benzemiyordu. Bu sefer oyunu kuranlar rolleri bizzat oynamak yerine, kendilerine siyasetçi aktörler seçmişlerdi. Figüranlar ise tarikatçı liderlerdi. Seçimlerden dini hassasiyeti diğerlerine göre biraz fazla olan bir parti çıkmış ve koalisyon hükümeti kurmuştu. Ama bu durumu beğenmeyenler vardı. Siyaset yeniden dizayn edilmeli, kâğıtlar karılıp yeniden dağıtılmalıydı.

Ve düğmeye basıldı. Milli Güvenlik Kurulu’nda kararlar alındı. İrtica birinci tehlike sayıldı. Terör örgütü ikinci sıraya düşmüştü. Sonra, nereden ve nasıl çıktığı bilinmeyen tarikat şeyhleri (Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı, vs) ortaya çıktılar ve bunların maceraları ortaya serilmeye ve bazı gazetelerde çarşaf -çarşaf yer almaya başladı. Adeta dizi film gibiydi. Bir kısım gazeteler bu olayları alabildiğine köpürtüyor ve irtica geliyor diye yaygarayı basıyordu. Bir gazete manşetten, öğretmen evinin bahçesinden çıkan çarşaflı kadını, öğretmen evinden çıkıyormuş gibi gösteriyordu. Daha sonra anlaşıldı ki, o öğretmenevinin bahçesi vatandaşlar tarafından kısa bir yol olduğu için kullanılmaktadır. Ve çarşaflı kadın da bir öğretmen değil sıradan bir vatandaştır. Ama amaç üzüm yemek değildi, amaç başkaydı. Haber amacına da iyi hizmet etmişti. Ancak bu gerçeği, kaç vatandaş takip etmiş ve gerçeği öğrenmişti?

Üniversiteler huzur içinde eğitimlerine devam ederken, başörtülü ya da başörtüsüz öğrenciler kardeşçe derslere girip çıkarken ve kol kola gezerken, ortaya birden bire başörtüsü meselesi çıkıverdi. Kimse daha ne olduğunu anlamadan, YÖK başörtüsü ile derslere girilmesini yasakladı. Bunun kontrolünü de idarecilere verdi. Başını açmayan kızlar üniversite kampuslarına ve sınıflara alınmadılar ve sınavlarına giremediler. Kapıdaki kontrol memurlara, sınıftaki kontrol ise öğretim elemanlarına verildi. Ve başını açmadan derse girenlere disiplin işlemi başlatıldı. Diğer yandan fırsat bekleyenler öğrencileri rencide etmeye ve böylece güce tapınmaya başladılar. Birden bire çalışanların büyük bir kısmı bukalemun gibi renk değiştiriverdi. Selamlaşanlar selamlaşmaz, sohbetler yapılmaz oldu. Bırakın yapılan haksızlıklara karşı çıkmayı, yapılanların zulüm olduğunu dile getirmek bile zordu. Ancak, fısıltıyla konuşabilirdiniz. Şubat ayazı acımasızdı ve bıçak gibi kesen emirler yağdırıyordu. Bu ayazın bin yıl süreceğine ve güneşin hiçbir zaman doğmayacağına inananlar vardır. Ve böyle düşünenler! mutluydu. Ayazda gözyaşları donanları gören ve dinleyen yoktu.

Bunlar sadece okumak, topluma faydalı olmak ve ülkesine hizmet etmek isteyen kadınlarımızdı. Ama ne yazık ki o zamanda mevcut olan kadın derneklerinin hiçbiri kadınların okuma haklarının ellerinden alınamayacağını dile getirmedi ya da getiremedi… Zira bu bir darbeydi, darbe ne demek ancak yaşayan bilirdi… Okumaktan başka istekleri olmayan kızlarımızın bir kısmı çözümü peruk takmakta buldu. Bir kısmı, üniversitenin ya da fakültenin kapısına kadar başörtülü geldiler. Ve kapılarda başörtülerini çıkarıp, öyle girebildiler içeri. Üniversiteli kızlarımızın önemli bir kısmı da okul hayatlarını sonlandırdılar. Zira onlara Açıköğretim de dâhil, hiçbir yerde ve sınavda yer yoktu. Adeta onlar yoktu. Yok sayılıyordu. Ama gözyaşları gerçekti.

Ülke kaç darbe görmüştü ve o günleri görenler hala hayattaydı. Onlardan birisi de o günkü Cumhurbaşkanıydı. Ve hemen darbecileri destekleyen bir tavır sergiledi. Ne adına? Demokrasiyi kurtarma adına! Ortada demokrasi mi kalmıştı ki!? Ülkenin seçilmiş başbakanına bir komutan alenen hakaret ediyor; merkez medya bunu defalarca yayınlıyordu. Yani, ülkenin seçilmiş başbakanını itibarsızlaştırmak için yapılanların haddi hesabı yoktu…

Şubat fırtınası, darmaduman etti toplumun büyük bir bölümünü. Hele ki üniversite gençliğini… Her yerde onuncu yıl marşları çalınıyor ve herkesin göğsünde bir Atatürk rozeti vardı. Ama yapılanların Atatürk le yakından uzaktan bir ilgisi yoktu. Sadece toplumun büyük bir bölümünü ikna etmek ya da kandırmak için Atatürk kullanılıyordu. Kadınların okuması ve onların toplumsal hayata karışması için direktifler veren Atatürk’le, üniversite gençliğinin büyük bir bölümünü perişan eden ve bir kısmını da eğitim hayatından uzaklaştıran darbecilerin, Atatürk’le ne gibi bir fikir ya da ülkü birliği olabilirdi ki! Ama güç sahipleri, zulüm yapmak için Atatürk gibi bir değeri kullanmakta bir an tereddüt etmediler. Onlar gibi düşünmeyenlerin okumalarına ihtiyaç yoktu… Ne düşünüp, nasıl yaşayacaklarına darbeciler karar verebilirdi. Hor ve hakir gördükleri halkın kızları ve kadınları okurlarsa,  kendi kurdukları ve yönettikleri sistem tehlikeye girerdi. Demokrasi, bu halka fazlaydı. Halk demokrasiden ne anlardı!..

Ve gazeteciler Genel Kurmay Başkanlığı binasından çıkmadılar. Rektörler genelkurmayın bildirileriyle hareket eder oldu. Hâkimler ve savcılar toplu halde Genel Kurmay’a birifink almaya gittiler. Bazı gazetelerin manşetleri emir ve talimatlara göre atılır oldu. Ve bütün bunlar Cumhuriyeti ve demokrasiyi kurtarmak adına yapılıyordu… Ama ironi şuydu ki, siyasiler iktidardaydı. Ancak, iktidar kimlerin elinde olduğu belliydi ve herkes onların etrafında pervane kesilmişti.

Darbeler, önlerinde eğilen siyasetçiler bulmasa, bulamasaydı bu denli fütursuz ve ölçüsüz olamazdı. İktidarın nimetlerine mevtun ve tutkun olan siyasetçiler oldukça darbeler bitmeyecekti. Darbelerin amacının toplumu ve ülkeyi kurtarmak değil, devleti perde arkasından yöneten askerlerin, güçlerinin ellerinden alınmasına yaptıkları itirazlardan ibaretti. Yani seçilmişlerin iktidarına giden yolun açılması atanmışları rahatsız etmiş ve vakit geçirmeden gücün ellerinden alınmasını önlemenin bir yöntemini bulmuşlardı…

O her gün televizyonlarda boy gösteren tarikat şeyhleri ve manşetten yayınlanan irtica haberleri, nereye gitmişti!? Tıpkı 12 Eylül harekâtını meşrulaştırmak için yapılanlara benziyordu yaşananlar…

Ah!.. Darbeler… Darbeler! Bu vatanı harabeder…