Sayın Cumhurbaşkanımızın “Dünya Kadınlar Günü” programında yaptığı konuşma, deyim yerindeyse gündeme bomba gibi düştü. Birçok farklı konuya temas etmesine rağmen, son dönemlerde kadını ilzam eden, onu ötekileştiren ve aynı zamanda fetva adı altında dile getirilen birtakım hezeyanlara dair açıklamaları daha çok ön plana çıktı veya çıkarıldı. Açıklamalardan memnun olan da oldu rahatsız olan da. Bunların yanı sıra “çarşı her şeye karşı” anlayışıyla hareket eden ve varlık sebebini muhalif olmaya sabitleyen üçüncü bir gurup daha bu konuşmadan rol devşirmeye çalıştı, lakin burada onları konu etmeyi gerekli görmüyorum. Daha çok Sayın Cumhurbaşkanımızın konuşmasını çarpıtan, sözlerini “dinde reform” gibi sunan, parmağın işaret ettiği yere değil de, parmağa bakıp çeşitli tezviratlar yapanların sığlığına ve art niyetliliğine değineceğim. Bunun yanı sıra bugüne kadar malum fetvacılara karşı bir tek söz söyle(ye)meyen sorumluların veya meslektaşlarımın düştükleri duruma işaret edeceğim.

Sayın Cumhurbaşkanımız son günlerde toplumda büyük tepkilere neden olan ve özellikle kadını aşağılayan fetva adı altındaki söylemleri eleştirerek, “İslam’ı 14-15 asır öncesi hükümleriyle bugün uygulayamazsınız” açıklaması ile bunların bir kısmının geçmişte dile getirilen yorumlar olduğuna ve ehlince tartışılması gerektiğine işaret etti. Ancak kimi art niyetli çevreler bu söylemi sanki “dinde reform” yapılmasını kast etmiş gibi, kasıtlı bir şekilde çarpıtarak çeşitli tezviratlar yaptılar veya yapıyorlar. Oysa böyle bir kastın olmadığını hem dünkü konuşmanın içeriğinden hem de bu gün yaptığı ilave açıklamadan anlamak mümkündür. Konuşmayı ben de dikkatle dinledim, ancak birileri gibi bu bağlamda bir muhtevadan söz edildiğine dair en ufak bir ima bile sezinleyemedim.

Dikkat edilirse konuşmada “Kur’an hükümleri güncellenmeli” gibi bir ifade yok, dahası bu manaya gelecek bir muhtevadan da söz edilmemektedir. Zaten samimi bir müminin böyle bir iddiada bulunması mümkün değildir ki, Cumhurbaşkanımızın bu konudaki samimiyeti veya hassasiyeti de ortadadır. Nitekim bu gün yaptığı konuşmasında konuya tekrar açıklık getirirken “Dinde reform haddimize değil.” sözleriyle teorik konuların veya geçmişte dile getirilen yorumların ilim ehlince konuşulup tartışılması gerektiğine vurgu yapmıştır. Ancak dinî sadece geçmiş ulemanın yorumundan ibaret sayan ve henüz bu asırda yaşadığının farkında bile olmayan birtakım cemaat/tarikat çevreleri, bundan aşırı derecede rahatsızlık duydukları için açıklamaları saptırarak zihinleri bulandırmaya çalışmışlardır.

Aynı konuşmada Sayın Cumhurbaşkanı fetva sahipleri için “Bunlar bu asırda yaşamıyorlar” diyor ve geçmişteki yorumları din diye sunanların yanlışlıklarına işaret ediyor. Keza, “İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır.” sözleriyle de güncellenmesi gerekenin yorum/fetva olduğunu dile getiriyor. Dahası “Geleneksel davranışları/yorumları günümüze taşımak meseleyi sulandırmaktır.” ifadeleriyle de, geçmişteki yorumların bu gün din diye sunulmasının yanlışlığına dikkat çekiyor ve son derece yerinde bir tespitte bulunuyor. Hatta bugün İslam’ın uygulanmasında yer, zaman ve koşullar çerçevesinde ortaya çıkan gelişme ve değişmelere atıfla, İslam dininin dinamik doğasına ve bunun güzelliğine işaret ediyor. Kaldı ki, “zamanın değişmesi ile ahkâmın değişeceği” gerçeğini de unutmamak gerekir. Bu açıklamaları çarpıtan çevreler çeşitli tezviratlar yaparken bir taraftan da “her yüz yılda bir yenileyici (müceddit) çıkar” söylemini kullanan kişiler olması hayli manidardır. Deyim yerindeyse içine düştükleri çelişkilerini bile fark edememişlerdir.

Öte yandan aynı konuşmada Sayın Cumhurbaşkanı, Kur’an’a vurgu yaparak vahye uymayan bir telakkinin hiçbir kıymetinin olmadığını, “aslolanın Kur’an olduğunu, ona ters değilse mesele bitmiştir” sözleriyle neyi kast ettiğini belgelemiştir. Böylesine açık ve net sözler hakkında tezvirat yapılması ise olsa olsa akıl tutulması veya art niyetliliğin ifadesi olabilir. Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın sözlerinden reform veya İslam’ın hükümlerinin değiştirilmesi gibi bir talepten asla söz etmektedir.

Bence Sayın Cumhurbaşkanımızın konuşmasında dikkat çeken ikinci nokta ise, konuşması gerekenlerin meydanı boş bırakmalarından duyduğu rahatsızlıktı. Nitekim “Sessiz kalıp bu alanı niçin bu adamlara kaptırıyorlar?” serzenişiyle, Diyanet teşkilatı ve yetkili kurullarının, hatta İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinin konuşması gerektiğine işaret etmiştir. Özellikle de Diyanet teşkilatı bünyesindeki Din İşleri Yüksek Kurulu’na atıfla burada yetkin hocaların olduğuna işaret ederek, “Bu hocalarımız ne iş yapıyor, niye sessiz kalıyorlar? Sessiz kalıp bu alanı niçin bu adamlara kaptırıyorlar?” diye haklı olarak eleştiriler yöneltti. Son derece yerinde bir serzeniş ve eleştiriler. Lakin ne yazık ki, yetkin görülen hocaların çoğunun gündeminde böyle bir sorumluluk bilinci henüz bulunmamaktadır. Diğer bir deyişle zihniyet sorunuyla karşı karşıya bulunduğumuzu da göz ardı etmemek gerekir. Zaten problemin düğümlendiği asıl nokta da burasıdır.

Öyle tahmin ediyorum ki, Sayın Cumhurbaşkanımızın bu serzenişinden sonra “konuşması gerekenler” üzerlerine düşen sorumluluğu mecburen yerine getirmek durumunda kalmışlardır. Gönül isterdi ki, keşke bu çıkış olmadan önce konuşsaydılar ve meydan boş bırakılmasaydı. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanı, geçmişteki FETÖ örneğine atıf yaparak o dönemde de konuşması gerekenlerin konuşmadığına değindi ve “Söyledik söyledik de sonunda bir şura yaptırdık” açıklamasında bulunarak hazin bir gerçeğin altını çizmiş oldu. Bu sözler sorumluluk konumunda olanların ne derece ihmalkâr davrandıklarının çarpıcı ifadesiydi.

Bütün bunlarla beraber İlahiyat Fakültelerindeki akademisyenler arasında konuşanlar da var, ancak ya linç kampanyasına tabi tutulmaktalar ya da yeteri kadar sesleri duyulmamaktadır. Kaldı ki tek tek çıkarılan seslerin istenen neticeyi doğurmasını beklememek gerekir. Kimi akademisyen veya hocaların ise, ya ikbal/istikbal beklentisi, ya tepki toplama endişesi ya da bu bağlamda bir riski göze alamama gibi saiklerle konuş(a)madıklarını da belirtmeliyim. Nitekim karşı görüş bildirenlerin ölüm tehditlerinden tekfire, ötekileştirmeye ve galiz küfürlere kadar varan hakaretlere veya linç kampanyalarına tabi tutulduklarını yakinen biliyorum. Dolayısıyla bu durum aynı zamanda gerekli güvenlikli ortam sorununu da beraberinde getirmektedir. Bütün bunlarla beraber umarım bu süreçten sonra ilim ehli daha çok sorumluluk alır veya konuşma fırsatı bulur.

Sonuç itibarıyla Sayın Cumhurbaşkanımızın bu çıkışı, meydanı boş bulan birtakım meczupların artık daha dikkatli davranmak durumunda olduklarını hatırlatması bakımından son derece yararlı olmuş, halkımızın kahir ekseriyetince takdirle karşılanarak yüreklere su serpmiştir. Eminim ki, 15 Temmuz’da olduğu gibi bu çıkıştan sonra da sağduyulu halkımız yine Sayın Cumhurbaşkanımızı yalnız bırakmayacak ve yine onun yanındadır.