İnsanların değişim ve dönüşümü zor iştir, zaman ve emek ister. Sabır ve sevgiyle çabalamak gerekir bunun için. Toplumsal değişim ve dönüşümün zorluğu ise bunun çok daha ötesindedir. Hepimiz hayatımıza geriye dönüp şöyle bir baktığımızda neler neler görürüz; ne serüvenler, ne hayal kırıklıkları, ne emekler vardır oralarda; bunun yanı sıra birçok başarı, mutluluk ve özlemler de vardır elbette. Bazen düşünürüm çocukken ne tür hayaller kurduğumu, ümitlerimi, hedeflerimi ve yapmak istediklerimi. Çocukluğumun geçtiği seksenli yıllar neler hatırlatıyor bana… Daha önceki dönemleri anne babalarımızdan, büyüklerimizden dinledim, ama 80’leri bizatihi yaşadım. Bir sobanın etrafında toplanıp yapılan uzun ve muhabbetli sohbetleri, kuzinenin fırınında yapılan kestane kebapları ve sobanın üzerindeki çaydanlıktan yayılan mis gibi ıhlamur kokusu çok canlı hafızamda. Aile bağları güçlü, herkes çoğunlukla doğduğu yerde o zamanlar; doymak bugün olduğu kadar zor olmadığı gibi, doyduğu yeri bulmak için gurbete gitmek bugünkü gibi hayatın olmazsa olmaz şartı değildi. Köyümüze elektriğin gelişini ne büyük bir mutlulukla karşılamıştık. Biz 8 kardeşiz, hepimiz de evimizde doğmuşuz. Yani sağlık sistemi biz doğduğumuzda çok farklıydı. O günleri yaşamayanların bunları tahayyül etmesi çok zor. Genel sağlık sigortası diye bir şey dağarcığımızda mevcut değildi. Biraz sık hasta olan bir çocuk olduğum için aklımda kalan şeylerden birisi de antibiyotiklerin bizim gücümüzün yetmeyeceği kadar pahalı olduğuydu.

Bizim oralarda çocukluğumuzda kızamık her çocuğun geçirmesi zorunlu bir hastalık zannedilip, bir çocuk kızamık oldu mu akranları ile temas ettirilir ve erken yaşta geçirsin de sonraya kalmasın anlayışı vardı. Ben de ilkokul çağlarımda geçirdim kızamığı. Bir hayli ağır seyretti hastalık, günlerce yattığımı hatırlıyorum. Bir zaman sonra kızamığa bağlı burun kanamalarım olunca doktora götürdüler beni, biraz telaşlandı bizimkiler, kanamanın sebebini sordular doktora. Doktor da kılcal damarları patlamış dedi; bu bilgi önemliydi. Çünkü eve hasta ziyaretine gelenlere mevcut durum bu şekilde açıklanıyordu. Özellikle kış mevsiminde olmak üzere hastaneye yolum düştükçe düşündüğüm ve bugün de çok net hatırladığım şey hastanelerin kalabalık, yetersiz ve bakımsız oluşuydu. Doktor olmayı o günlerde düşünmüştüm; hastanelerde şartlar çok zor, sevdiklerime yardımcı olmak için doktor olmak iyi bir fikir olabilir gibi gelmişti bana o zamanlar.

Derken yıllar birbirini kovaladı, ilkokul, imam hatip lisesi derken kendimi tıp fakültesi sıralarında buldum. Okul bitince aynı fakültede asistan doktor olarak işe başladım. Kendi memleketimde doktorluk yapıyordum, hafta sonları ailemi görmeye köyüme gidiyordum. Geriye dönüp baktığımda tüm bunları hoş hatıralar olarak yad ederim.

Ancak o yılların başka özelliklerine de değinmek isterim.  Doksanlı yılların sonları, 2000’li yılların başlarında henüz sosyal güvenlik tek çatı altında toplanmamıştı. Yeni nesil için açıklamakta yarar var. Sosyal Sigortalar Kurumu’na (SSK) bağlı olanlar sigorta hastanelerine başvurabilir, Devlet hastanesi ve üniversite hastanelerine ise emekli sandığına bağlı olanlar başvurup hizmet alabilirdi. Hal böyle olunca annem babam SSK’lı olduğu için ben çalışmakta olduğum hastanede annemi babamı hasta olduklarında tedavi ettiremiyordum. O yıllarda amcamın eşi diyabet hastası olduğu için bir ayakları hep sigorta hastanesinde idi. Ancak hastaneye hastayla beraber 4-5 kişi birlikte gitmeleri gerekiyordu. Amcam, kızı ve oğlunu da yanına alır, hatta yardımsever bir komşusundan da rica eder, hastaneye hep birlikte giderlerdi. Çünkü muayene sırası, ilaç sırası, röntgen sırası gibi pek çok yerde bekleyecek adama ihtiyaç vardı. Emekli sandığının ödediği bazı ilaçları SSK ödemiyordu. Bu nedenle aynı teşhis konulan bir hastaya doktor olarak aynı ilacı tercih etme imkanı olmuyordu. Ambulans hastayı hastaneye taşıdığında görevliler ücret tahsil etmeye çalışıyor, hastaneye giriş yapıldığında senet imzalatılıyor, taburcu olma vakti gelince ödemeler yapılmamışsa rehin olarak hasta hastanede yatmaya devam ediyordu. O günlerde içinde bulunduğumuz şartlar nedeniyle, çocukken sevdiklerime yardım etmek için doktor olma fikrinin pek çok şey için yetmediğini görmüştüm. Sistem değişmeliydi, toplum değişmeliydi bunların olabilmesi için. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışı hakim olmalıydı. Çok şükür 2003 sonrasında her alanda olduğu gibi sağlık alanında da hayaller gerçek oldu. Elbette bugün de sağlık sistemiyle ilgili yapılması gereken çok şey olabilir, eksiklerimizin giderilmesi için sürekli bir çaba içerisinde olmak durumundayız. Ancak bugünlerin kıymetinin anlaşılması için geçmişi iyi bilmek ve yeni nesillere aktarmak gibi bir sorumluluğumuz olduğunu da unutmayalım.