Dünyanın en kadim şehirlerinden birisi olan Kudüs’ün geçmişi m.ö. 19-18. asra kadar dayanır. Üç semavi din için kutsal kabul edilen şehrin önemi, petrol yatakları veya yer altı zenginliklerine sahip olduğu için değil, tamamen dinî kimliği ve tarihiyle alakalıdır.

Kudüs’ün İbrânîce adı “Yeruşalayim” (Yeruşalem/Jerusalem)’dir. Arapça karşılığı “Dârusselâm” ve “Medinetüsselâm” olan bu kelime, “barış yurdu”  veya “barışın şehir” gibi anlamlara gelir, ancak ne hazindir ki, tarihi geçmişinden günümüze kadar olan süreç göz önüne alındığından Müslümanların hâkimiyeti dışındaki dönemlerde burada savaş, kan, çile ve gözyaşı hiç kesik olmamıştır. Tıpkı bu günlerde olduğu gibi. Yeri gelmişken hatırlatalım ki, Müslümanlar burayı fethettikleri zaman (16/638) bile kan dökmemişler, anlaşma yoluyla şehri teslim almışlardır. Kudüs idarecisi Shopronius’un bizzat Müslümanların idarecisinin gelmesi durumunda teslim olacakları şartı üzerine,  Halife Hz. Ömer Medine’den kalkıp Kudüs’e gitmiş ve şehri savaşsız teslim almıştır. Halife şehri teslim aldıktan sonra buradaki Hıristiyanların hukukunu ve konumunu düzenleyen bir ahidnâme yazıp kayıt altına almış, ayrıca Hıristiyanlar tarafından şehre girmeleri yasaklanan Yahudiler’in de mabetlerini ziyaret etmelerine müsaade etmiştir.

Şehir Müslümanlar tarafından fethedildiği zaman Araplar burasını Beytülmakdis olarak adlandırıyordu. Bu tanımlama Süleyman mabedi için kullanılan ve aynı zamanda şehri de kapsayan bir isim olmuştur. İddiaya göre Karai bilginler Süleyman mabedinin bulunduğu alanı “kuds” olarak tanımladıkları için bu yapı/mabed, Bet ha-Mikdaş (Mukaddes ev) olarak anılmış, müteakiben Arapçalaşmış isim olarak aynı anlama gelen Beytülmakdis/Beytülmukaddes kavramıyla anılmıştır. Nitekim erken döneme ait rivayetlerde bu isim kullanılır ve bazen de “yani el-Mescidü’l-askâ” kaydı düşülerek açıklama cümlesi eklenir. Zaman içinde de el-kuds kelimesinden mülhem olarak şehir “Kudüs” adıyla anılmış ve bu isim yaygın kullanıma dönüşmüştür.

Başlangıçta Yahudiler için Kudüs önemli bir şehir olmasa da, m.ö. 900 yıllardan sonra durum değişmiştir. Mısır’dan çıkıştan sonra yaklaşık 40 kadar çölde başı boş dolaşan İsrailoğulları’na Kudüs Kralı Adonitsedek saldırmış, ancak Yahudiler onu mağlup ederek Hz. Dâvud önderliğinde şehre hakim olmuşlardır. Müteakiben oğlu Hz. Süleyman yaklaşık olarak m.ö. 965-928 (veya 970-931) yılları arasında babasının krallığını devam ettirmiş ve onun tarafından başlatılan mabedi (Beytülmakdis’i)  tamamlamıştır. Sözü edilen gelişmelerle beraber Kudüs giderek Benû İsrail için dinî merkez haline gelmiş, yaşadıkları istilalarla beraber burası Yahudiler için ayrı bir önem taşımıştır.

Kudüs Yahudilerin elindeyken m.ö. VI. asırda Babil istilasına uğramıştır. Babil Kralı Buhtunnasr (Nebukadnezzar) şehri ele geçirdiği gibi Süleyman mabedini tahrip etmiş ve burada bulunan Yahudiler’i esir alıp Babil’e götürmüştür. Kaçabilenler ise etrafa dağılmışlar, bunların bir kısmının o dönemde güneye doğru giderek Fedek, Teymâ, Hayber ve Medine civarını yurt edinmiştir. Yahudiler’in yaşadığı bu bozguna İsrâ suresinde de işaret edilir (İsrâ 17/4-7).

Babil istilasından sonra yaklaşık 50 yıl kadar harabe halde kalan Kudüs, müteakiben Persler’in hakimiyetine girmiştir. Rivayete göre Pers Kralı Ceyrus (Koreş/Zülkarneyn) m.ö. 538 yılında Babilliler’e üstünlük sağlayınca, esaret ve sürgündeki Yahudiler’in yurtlarına dönmelerine müsaade etmiş ve böylece Kudüs’e dönen Yahudiler, tahrip edilen mabetlerini tekrar inşa etmişlerdir. Bu olay Yahudi tarihinde “ikinci mabet dönemi” olarak anılır. Rivayetlere göre Yahudiler, Ceyrus sayesinde şehre dönünce, Zerubbabel tahrip edilen mabedi yeniden inşa etmeye başlamıştır. Müteakiben m.ö. 444’de ise Nehemya mabedin harem sınırlarını çevreleyen duvarları örmüş, daha sonra Ezra, Hz. Musa şeriatını yeniden ihya ederek Kudüs’ü dinî bir merkez haline getirmiştir. Ancak bu süreçten sonra da Kudüs Büyük İskender, Mısırlılar ve Yunanlıların hakimiyetine girmiş ve değişik zamanlarda birçok istilalara maruz kalmıştır.

Kudüs tarihi için önemli dönüm noktalarından birisi, Yahudiler’e peygamber olarak gönderilen Hz. İsa’nın nübüvvetinden sonra yaşananlardır. Hıristiyan geleneği Yahudiler’in Hz. İsa’yı Kudüs’te çarmıha gerdiklerine ve buradan göklere yükseltildiğine inandığı için şehrin onlar açısından böyle bir olumsuz hatırası vardır. Nitekim Romalı komutan Titus m.s. 70 yılında Kudüs’ü ele geçirdiği zaman, Süleyman mabedini tahrip etmiş ve burası ikinci kez yıkılmıştır. Hatta Yahudiler ikinci kez sürgün edilerek şehre girmeleri yasaklanmıştır. Titus, mabedin duvarından bir bölüm ile üç kule hariç tamamını tahrip etmiştir. Hıristiyanlar Hz. İsa’nın sözlerine (Matta, 24/2) hürmeten, Süleyman mabedini yeninden inşa ettirmedikleri gibi, burasını çöplük veya mezbelelik hale getirmiştir.

M.s. 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus Kudüs’ü ziyaret ederek şehri tamamen ortadan kaldırıp yeniden inşa edeceğini ilan etmiştir. Böylece Süleyman mabedinin harem alanı ve harabeleri hariç şehri yeniden imar etmiş ve imparatorlukla ilişkilendirilen Tanrı Jüpiter Capitalinus ve kendi ailesinden mülhem olarak Aelia Capitolina adını vermiştir. Titus’un tahrip ettiği mabetten geriye sadece ağlama duvarı olarak bilinen kısım kalmıştır. Şehir Müslüman Araplar tarafından fethedildiği zaman (16/638) Îliyâ (Aelia) adıyla anılıyordu. Hatta bazı rivayetlerde Süleyman mabedi için de “Mescidu Îliyâ” terkibi kullanılmıştır. Ayrıca Hz. Ömer döneminde yapılan anlaşma metninde de bu isim geçmektedir. Mamafih erken dönemdeki kimi rivayetlerde de aynı isme rastlanır.

Hıristiyanlar’ın elindeyken Kudüs’te birçok tapınak inşa edilmiştir. Bunların en meşhurlarından birisi Kamâme/Kıyâme kilisesidir. Görüldüğü kadarıyla çarmıh olayı ve Romalılar’ın Hıristiyanlığı resmi din olarak benimsemelerinden sonra, Kudüs onlar için de önemli bir merkez olmuştur. Ancak Yahudi ve İslâm geleneği açısından Sülyeman mabedi ve onun harem alanı önem arz ederken, Hıristiyan geleneği için bu alanın dışında kalan şehir daha çok anlam ifade eder. Zaten baştan aşağı Kudüs’ü yeniden tanzim etmelerine rağmen, Süleyman mabedinin harabelerine dokunmamaları bunun göstergesidir.

Müslümanlar tarafından fethedilmesine kadar (16/638) Kudüs, Hıristiyanlığın hâkimiyetindeydi. Resulüllah zamanında bir ara Persler’in eline geçmişse de, Bizanslılar geri almayı başarmıştır. Rivayete göre Sâsânîler takriben 616 yıllarında Bizans’ı ağır bir mağlubiyete uğratmış, ancak İmparator Heraklioas 627’deki karşı hamlesiyle Nînevâ’da Sâsânîler’i mağlup ederek şehri yeniden ele geçirmiştir. İki ülke arasındaki bu mücadelelere Rûm suresinde de işaret edilir (Rûm 30/2-4).

Kudüs’ün Müslümanlar için Önemi

Kudüs ismi Kur’an’da ve Tevrat’ta geçmez. Her ne kadar Tevrat’ta geçen Salem kavramının burayla ilgili bir tanımlama olduğuna dair bir kabul varsa da kesinlik ifade etmemektedir. Şehrin adı doğrudan Kur’an’da yer almasa da İslâm alimlerinin neredeyse tamamı kimi ayetlerdeki tanımlamaların burayla alakalı olduğu konusunda hemfikirdir.

Kudüs’ün Müslümanlar için vazgeçilmez olduğunun en önemli referansı hiç şüphesiz, isrâ olayı ve bu hadiseye işaret eden İsrâ suresinin birinci ayetidir. Dikkat edilirse Resulüllah bu hadiseden sonra buradaki Süleyman mabedinin Allah katındaki önemini idrak etmiş ve burayı kıble edinmiştir. Dolayısıyla Resulüllah’ın burayı kıble edinmesi ile isrâ hadisesinin doğrudan bir ilişkisi vardır. Bize göre sırf bu hadise bile Kudüs’ün Müslümanlar için ne derece önemli olduğunu ortaya koyabilmek açısından kâfi gerekçedir.

Malum olduğu üzere Resulüllah Mekke döneminin son yıllarında Kudüs’e doğru da yönelerek burasını kıble edinmiştir. Geleneksel Müslüman bilincinde Kudüs ilk kıble olarak tanımlar, ancak gerek kıble değişikliğini konu edinen ayetler gerekse tarihi veriler göz önüne alınırsa, aslında ilk kıble Kâbe’dir. Sonra Resulüllah’ın tercihiyle bir dönem Kudüs, müteakiben ayetle birlikte Kâbe nihai kıble olarak belirlenmiştir. Esasen ilk kıble olması/olmaması Müslümanlar için Kudüs’ün önemini tahfif eden bir veri değil, aksine bir dönem kıble olması zaten dinî açıdan şehrin Müslümanlar için vazgeçilmezliğinin en önemli verilerinden birisidir. Ezcümle isrâ hadisesi ve olayı yaşadıktan sonra Resulüllah’ın burayı kıble edinmesi gibi hususlar şehrin Müslümanlar için önemli ve vazgeçilmez olduğunun sabit verileridir.

Resulüllah’ın Mekke dönemindeki sîreti ve ibadet hayatı göz önüne alınırsa, risaletin ilk 11. yılına kadar Kâbe’ye yönelerek ibadet etiğini bütün tarihi verilerle ortadadır. Dikkat edilirse namaz ilk ibadetlerden birisidir ve Resulüllah peygamberliğinin üçüncü yılından itibaren namaz kılmaya başlamıştır. Mekke’deyken Kâbe avlusuna gelir ve buraya yönelerek namaz kılardı. Risaletin 11. yılına kadar da buraya yönelerek ibadet etmiştir. Ancak bu süreçte yaşadığı isrâ tecrübesinden sonra Süleyman mabedinin de Allah katındaki önemini idrak etmiş, Kâbe avlusunda namaz kılarken mabedin güney tarafta durarak iki kıbleye birden yönelmiştir. Medine’ye hicret ettiği zaman iki kıbleye aynı anda yönelme imkânı olmayınca, doğrudan Kudüs’e doğru namaz kılmış ve yaklaşık bir buçuk yıl (yaklaşık 16, 17) kadar buraya yönelerek ibadet etmiştir. Müteakiben kıble değişikliğini emreden ayetlerin inzalinden sonra, ayetin emri gereği yönünü Kâbe’ye çevirmiştir.

Özetleyecek olursak, Kudüs hicretten iki yıl önce henüz Mekke dönemindeyken kıble edinilmiş ve hicretten bir buçuk yıl sonrasına kadar burası kıble olarak kalmıştır. Böylece toplam üç veya üç buçuk yıl kadar Müslümanların kıblesi olmuştur. Nitekim Bakara suresinin 143. ayetindeki şu açıklama Kudüs’e yönelmeden önce Resulüllah’ın Kâbe’ye yönelerek ibadet ettiğini açıkça ortaya koymaktadır:

 “ve-mâ cealnâ’l-kıbletelletî künte aleyhâ illa…/Daha önce yöneldiğin yönü kıble tayin ettik.”

Hiç şüphe yok ki, “daha önce yöneldiğin yön/künte aleyhâ” ifadesi, Resulüllah’ın Kâbe’ye yönelerek namaz kıldığına işarettir. Ancak Mekke dönemindeki kıble konusu netleştirilemediğinden ve kıble değişikliğini emreden ayetlerden sonra buradan dönüldüğü için Kudüs’ün ilk kıble olduğuna dair yaygın bir kabul ortaya çıkmıştır. Nitekim mealcilerin bir kısmı bu tarihsel geçmişi göz ardı ettiği için referans verdiğimiz ayetin ilgili kısmına “üzerinde bulunduğun yönü kıble tayin ettik” anlamı vermişlerdir. Oysa ayet inzal edildiği zaman Resulüllah’ın üzerinde bulunduğu kıble Kudüs’tür.

Öte yandan Kur’an’da doğrudan burayı işaret eden ayetler nedeniyle de şehir Müslümanlar için önemli ve vazgeçilmezdir. Dikkat edilirse İsrâ suresinin birinci ayetinde geçen “el-Mescidü’l-aksâ” kavramı Süleyman mabedinin harem alanını da içine alan mekânsal bir tanımlamadır. Dikkat edilirse surenin birinci ayetindeki el-Mescidü’l-aksâ kavramı ve yedinci ayetteki el-mescid kavramları, ilk bakışta Yahudiler’in mabedini tanımlıyor gibi gözükse de, aslında bu tanımlama İslâm’ın benimsediği mabetler içi kullanılan bir kavramdır. Nitekim Hac suresinin 42. ayetinde kilise, havra ve manastırlardan bahsedilir, buna mukabil Müslümanların ibadethaneleri için mescid kavramı kullanılır. Ayrıca isrâ suresinin birinci ayetinde geçen “bâreknâ havlehu/etrafını mürabrek kıldığımız (mescid)” tanımlamasının da Süleyman mabedi ve onun harem alanıyla ilgili bir niteleme olduğunu hatırlatalım. Bütün bunlara ilaveten müfessirlerin neredeyse tamamı Mâide suresinin 21. ayetinde geçen “el-arzu’l-mukaddes/kutsal yer” kavramı ve Yûnus 93’de geçen “mübevvee sıdk” kavramlarının da burayla alakalı tanımlamalar olduğunu savunur.

Resulüllah’ın vefatından sonraki dönemde de Kudüs’ün Müslümanlar için önemli olduğunu ortaya koyan en dikkat çekici referanslardan birisi, Hz. Ömer’in buraya gösterdiği hassasiyettir. Dikkat edilirse Kudüs muhasara altına alındığı zaman, şehrin idarecisi Shopronius’un şartlı teslim önerisi üzerine Hz. Ömer Medine’den kalkıp Kudüs’e kadar gitmiş, şehri teslim aldıktan sonra Süleyman mabedinin harem alanında incelemelerde bulunmuş, Hıristiyanlar tarafından mezbelelik haline getirilen harem alanını temizletmiş, yeri tam olarak belli olmayan sahreyi/kayayı (Kubbetüssahre) araştırıp tespit ettirmiş ve etrafını temizletmiştir. Hatta bizzat kendisi de çalışmıştır. Halifenin Medine’den Kudüs’e kadar gitmesi ve Süleyman mabedinin mekânına bu derece önem vermesi, hiç kuşku yok ki, buraya verdiği önemin bariz göstergesidir. Özellikle kayanın mekânını bulup temizletmesi, buranın kıble edinilmesiyle alakalıdır. Hz. Ömer kayayı bulup temizlettikten sonra haremin güney tarafında şükür namazı kılmış ve müteakiben yine burada Cuma namazı kıldırmıştır. Daha sonra da namaz kıldırdığı bu alana ahşaptan bir mescid inşa etmiştir. Kaynaklarda “Camiu’l-Ömer” olarak geçer. Daha sonra bu mescid Emevi Halifesi Abdulmelik b. Mervan (685-705) zamanında yıkılarak yerine günümüzdeki Mescid-i Aksâ inşa edilmiştir.

Hz. Ömer şehri teslim aldıktan sonra Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin hukukunu düzenleyen bir de ahidnâme yazmıştır. En dikkat çekici noktalardan birisi ise, Hıristiyanlar tarafından Yahudiler’e konan yasağı kaldırıp, Süleyman mabedini ziyaret edebileceklerine dair bir düzenleme yapmasıdır. Birçok farklı versiyonu olan bu vesikayı en derli toplu bir şekilde Taberî nakletmiştir. Onun naklettiği metne göre Hz. Ömer’in Kudüs halkı için tanzim ettiği yazıda şu hükümler bulunuyordu:

Bismillahirrahmânirrahîm,

Bu, Allah’ın kulu, müminlerin emîri (idarecisi) Ömer’den İlîya (Kudüs) halkına verdiği amannamedir. Emîru’l-müminin bu ahidnâmeyi onlara canları, malları, kiliseleri, haçları, hastaları, sağlıklı olanları ve diğer dindaşları adına vermiştir.

  1. Kiliselerine, kiliselere ait eşyalara ve haçlarına dokunulmayacak, malları alınmayacak.
  2. Onlar inançlarından dolayı aşağılanmayacaklar ve onlardan birisi zarar görmeyecek.
  3. İlîya sâkinleri haricinde Yahudiler’den kimse dışarıdan gelip burada oturmayacak.
  4. Kudüs sakinleri Medain halkı gibi vergi ödeyecek.
  5. Onlar Rumlar (Bizanslılar) ile hırsızları Kudüs’ten çıkaracaklardır.
  6. Kudüs’ü terk eden birisi, gideceği yere kadar kendisinden ve malından emin olacak.
  7. Şehirde kalacaklar ise güvenli bir şekilde hayatlarını sürdürecek ve diğer anlaşmalılar gibi cizye ödeyecekler.
  8. Rumlar ile birlikte Kudüs’ü terk etmek isteyenlerin de canları, malları, kiliseleri ve haçları emniyettedir. Onlar istedikleri yere ulaşıncaya kadar bu koruma devam edecek.
  9. Gayri Müslimlerden herhangi bir kimse Kudüs’te oturmak isterse, buranın halkı gibi cizye ödemekle mükelleftir. İsteyen Rumlar’la gider isteyen ailesinin yanına döner.
  10. Vergiler sadece hasat zamanı alınacak.
  11. Anlaşma hukukundan doğan yükümlülükleri yerine getirdikleri sürece bu vesikaya dahil olanlar için Allah’ın ahdi, Rasulü’nün, halifelerin ve müminlerin zimmeti geçerlidir.
  12. Halid b. Velid, Amr b. el-Âs, Abdurrahman b. Avf ve Mu’âviye b. Ebî Süfyân bu anlaşmaya tanık oldu. Vesika 16/638 yılında yazıldı (Taberî, Târîh, IV, 159).

Ahidnâmenin 3. Maddesi, Hıristiyanlar tarafından Yahudiler’in şehre girişine konan yasağı kaldırmakla birlikte iskân etmeyeceklerini kayıt altına almıştır. Yasağı kaldırması nedeniyle dönemin musevîleri Hz. Ömer’i “Yahudi muhbbi/Yahudisever” olarak tanımlamışlardır.

Sonuç olarak özetleyecek olursak, Kudüs yaklaşık üç-üç buçuk yıl kadar İslâm’ın kıblesidir ve bu nedenle Müslümanlar için vazgeçilmez öneme sahiptir. Her ne kadar Medine döneminde inzal edilen ayetlerle beraber nihai kıble Kâbe olmuş ise de, bu durum Kudüs’ün Müslümanlar için değerini önemsizleştirmez. Bir dönem kıble olmanın yanında bizzat Kur’an’da bu mekâna dair atıflar, şehrin Müslümanlar için vazgeçilmezliğinin ayetlere dayalı referanslarıdır. Ayrıca tarihi ve demografik yönüyle bakılınca da Kudüs’ün bütünüyle bir İslâm şehri olduğunu unutmamak gerekir.

Tarihi yönüyle bakıldığı zaman da Kudüs, bütünüyle bir İslâm şehridir. Kimi oryantalistler Şiî eğilimli rivayetlerde yer alan bazı iddiaların etkisinde kalarak, Emevî Halifesi Abdulmelik b. Mervan’ın Kudüs’te inşa ettiği Mescid-i Aksa’yı Kâbe’ye alternatif hac mekânı olarak oluşturmayı hedeflediğini iddia etmiş ve şehrin önemini bu gerekçeye bağlamışlardır. Ancak böyle bir gerekçenin hiçbir inandırıcılığı bulunmadığını belirtelim. Emeviler döneminde inşa edilen Mescid-i Aksa ve Kubbetüssahre gibi mabetler, şehrin Müslümanlara ait olduğunun tapusu ve mührüdür. Dahası burası biz Türkler için uğruna on binlerce şehit kanı verdiğimiz beldelerden birisidir. Bütün bunlar dinî yönden olduğu kadar tarihi yönden de, Kudüs’ün Müslümanlara ait bir şehir olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.