Tarihi perspektiften Kudüs

Kudüs’ün tarihi çok eskilere dayanır. Üç semavi dinin mensupları olan Yahudi, Hristiyan ve Müslümanların Kudüs’ten ayrı bir tarih yazmaları söz konusu olamaz. Müslüman Türkler olarak bizler de hayatımızın bir tarihçesini yapsak içinde Filistin ve Kudüs olmadan bu tarihin yazılması neredeyse imkânsızdır.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yaşamış olduğu İsra ve Miraç hadiseleri Müslümanların Kudüs ile bağlarının nasıl koparılamaz bir şekilde bağlandığını açık biçimde ortaya koyar. Mescid-i Aksa bizim ilk kıblemizdir. Bu kutsal yer ve mekânları korumanın imkân değil iman meselesi olduğunu söyleyen çağımızın Selahaddin’ini anlamaya buradan başlamak gerekir.

Miladi 638 yılında Kudüs’ün fethi için yola çıkan Hz. Ömer (ra)’ın fetih gerçekleştiğinde, “Bu fethi istiyordun ya Resulullah! İşte şehri fethettik Kudüs kardeşlerine kavuştu.” şeklinde ifade ettiği mutluluğu asırlar sonrasından tüm kalbimizle paylaşıyoruz biz de…

Kudüs 1071-1098 yılları arasında Türklerin hâkimiyetinde olmuştur. Ancak haçlı seferleri sonucu 1099 tarihinde Kudüs’ün ıstırabı başlamıştır. 1187 yılında Kudüs’ün gözyaşlarını silmek Selahaddin Eyyubi’ye nasip olmuştur. Osmanlı ise 1516-1917 yılları arasında Kudüs-ü Şerif’e hizmet etme bahtiyarlığını yaşamıştır.

Ne yazık ki 400 yıl süren Osmanlı hâkimiyetinin 1917 yılında bitmesiyle Kudüstekrar karalar bağlamıştır.İngiliz ve Siyonist Yahudilerin işbirliği sonucu Kudüs işgal edilmiştir. Kudüs’egiren İngiliz İşgal Orduları Komutanı Edmund Allenby, geçmişte Yahudi ve Hristiyanlara insanca muamele eden Selahaddin Eyyubi’nin mezarını tekmeleyipve ‘Kalk Selahaddin biz yine geldik!’ diye hezeyanla bağırmıştır.Osmanlının bölgeden ayrılmasının dinmeyen kan, gözyaşı ve ıstırabın başlangıcı olduğunu söyleyebiliriz.

1922 yılına gelindiğindeİsrail Devleti için görünür biçimde adımlar atılmaya başlandı. İngilizlerin bölgeden çekilmesi ile14 Mayıs 1948’de İsrail devleti resmen kuruldu. Aynı yıl çıkan Arap-İsrail savaşında Batı Kudüsİsrail tarafından işgal edildi. Ocak 1950 yılında Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı olarakİsrail Batı Kudüs’ü başkent olarak ilan etti.1980 yılında ise doğusu ve batısıyla birleşik Kudüs’ün İsrail’in ebedi başkenti olduğunu ilan ederek bölgede barış imkânını da yerle bir etti. İsrail bütün bu zaman dilimlerinde ve günümüz dâhilolmak üzere insan haklarını hiçe sayarak, yakarak, yıkarak, Yahudi yerleşimciliği ile işgalini genişleterek ve başta Amerika’da olmak üzeredünyadaki Yahudi lobisinin desteğiyle tüm dünyanın gözleri önünde pervasız bir şekilde Kudüs’ü ve tüm bölgeyi kan gölüne çevirdi.

Bizim kuşak perspektifiyle Kudüs 

Ben Kudüs’ün Müslümanların hâkimiyetinde olmadığı, esaret altında olduğu bir dünyaya doğdum. Ben doğduğumda Kudüs üzerine yapılan operasyon tamamlanmış, Siyonist Yahudiler emellerine ulaşmıştı. Tüm tıbbi sorunlara bağlı operasyonlarda başarı için narkozla uyutma işlemi yapılır, ardından yapılan operasyonun ağrıları hastaları rahatsız etmez. Ancak narkozun etkisi geçip te uyanmaya başladıkça operasyona bağlı ağrıları yoğun biçimde hissedersiniz. Kudüs benim için, benim kuşağımdakiler için öyle bir şey. Uyandıkça, gerçekleri öğrendikçe kalbimizi, beynimizi zonklatan kanayan bir yara oldu Kudüs bizim için.

İlkokul ortaokul yıllarımızda Yaser Arafat’la bütünleşen Filistin mücadelesini televizyon ve gazetelerde izledikçe olaylardan haberdar olmaya başladık. İsrail zulmetmekten hiçbir zaman geri durmadı. Filistinli Müslüman kardeşlerimiz şerefli mücadelelerinden asla taviz vermedi. Osmanlının bölgeden ayrılmasıyla himayesiz kalan Filistinli kardeşlerimiz bu onurlu duruşlarında Osmanlının torunlarının desteğini hep hissetti ve gönül bağı hiçbir dönemde kopmadı. Kudüs tüm zamanlarda bizler için kırmızı çizgi oldu, bunu tüm dünyaya her şartta dile getiren Türk milleti oldu. Kudüs özgür olmadan bizler için gerçek manada bir özgürlükten bahsedilemeyeceğininçok aşikâr olduğunun bilicinde nefes alıp verdik her daim. Kudüs özgür olmadan yüzümüz gülse de içimiz kan ağlayacak, yaramız hiçbir zaman kabuk bağlamayacaktı.

Ancak Filistinli canlarımızın yaşadıkları tabiki çok başka bir şeydi, kelimeler cümleler onları anlatmak için oldukça kifayetsiz. Filistinli erkek Müslümanlar, gerçek erler şehadete koşan onurlu kardeşlerimiz, hapislerde insanlık dışı muamelelere maruz kalan ancak davalarından vazgeçmeyen abide şahsiyetler…Filistinli Müslüman kadınlar, İsrail askerleri karşısında kartallar gibi duran, dişi aslanlar, insanlık onurunun timsali can bacılarımız.. Ve ölümü öldüren Filistinli yavrularımız, ebabil kuşlarının attığı taşlar misali taşlar atarak zalimleri dize getiren Filistinli çocuklarımız. Sonunda umutlar meyveye durdu, Filistin’li Müslümanlar 2009 yılında Davos’ta İsrail’e “one minute” ayarı veren Osmanlı torunu ile adeta yeniden doğdular.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

Bendeniz ve benim kuşağım Sultan Abdülhamid’in 100 yıl önce yaşadığı acıyı, Kudüs’ten ayrılık hüznünü 2017 yılında tüm tazeliğiyle hissediyor ve yaşıyorum. Kudüs konusunu idrak ettikçe Kudüs’ün özgür olmadığı bir dünyaya doğmanın can yakan acısını daha bir hissettim yıllar geçtikçe. Ancak Sultan Abdülhamid Han için Kudüs’ün elden çıkmasına dünya gözüyle şahit olmanın nasıl dayanılmaz bir acı yaşattığını daha dün olmuş gibi hissettim. Cennet mekân Sultan Abdülhamid Han’a bu haberi vermek zorunda kalan doktoru “Efendim Kudüs düştü” dediğinde; direniş olup olmadığını, hiç ümit kalıp kalmadığını sormuştur; şehrin anahtarının teslim edildiğini öğrenince adeta yıkılmıştır. Bu acı haberden birkaç hafta sonra Sultan Abdülhamid Han bu dünyadan göçüp gitmiştir. Bu dünyadan göçenlerin Kudüs imtihanı sona ererken biz hayatta olan Müslümanların Kudüs’e karşı sorumlulukları tüm ağırlığıyla sürmektedir. Bu sorumluluk hayatımızın her noktasına sirayet etmelidir. Dualarımızda unutmamalıyız Kudüs’ü, yaptığımız alışverişlerde elde edilen kazancın kimin kasasına gittiğini hesap ederek unutmamalıyız Kudüs’ü, yolumuzu Kudüs’e düşürerek buradayız diyerek unutmamalıyız Kudüs’ü. Her gece Kudüs sevdasıyla yatıp, her sabah Kudüs sevdasıyla kalkarak bu ulvî davayı unutmadığımızı söyleyebiliriz.

Kudüs’e girince “Kalk Selahaddin, biz geldik.” diyenlerSelahaddinlerin bir ölüp bin dirileceğini, “one minute” denilecek günlerin bir gün geleceğini bilmekten çok gafil durumda idiler. Amerika’nın 6 Aralık2017’de Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını ilan etmesi insanlık vicdanına ve Müslümanların kardeşliğine çarparak yerle yeksan oldu. Meselenin imkân değil iman meselesi olduğu 21 Aralık 2017’de Birleşmiş Milletler ’in kararıyla bir kez daha anlaşılmış oldu.İman kuvvetli olunca imkânların da yaratılacağı bir kez daha teyit edildi. Böylece Müslümanların seferle vazifeli olduklarını, zaferin Allah’tan olduğunuyaşayarak müşahede etmiş olduk.

Kudüs şairimiz Nuri Pakdil Kudüs konusundaçok veciz ifadeleriyle şöyle dile getiriyor:

“Kalbimin bir yarısı Mekke, diğer yarısı Medine; üzerinde bir tül gibi Kudüs vardır.”

Son söz:

Biz Kudüs’ü naçiz bedenlerimizle değil tüm ruhumuzla seviyoruz ve ebediyete kadar da bu böyle olacak İNŞALLAH.