Tadımız kalmadı vesselam. Ne yediğimiz, ne içtiğimiz, ne gördüğümüz, ne duyduğumuz, ne dokunduğumuz, ne de okuduğumuz gelecek adına bize umut verir oldu. Turfanda meyve ve sebze bize tat vermiyor. Hoş turfanda dediklerimiz her mevsim tezgahlarda artık… Hormonlu, mormonlu, şekli ve şemali bozulmuş gıdalar, ne damağımızda tat bıraktı, ne de soframızda zevk. Domates desen domates değil, eciş bücüş bir ucube. Karpuz desen şubat sonu arzı endam eder oldu mübarek. Kabuğunun denize düşmesini rehber edinenler, yandı ki ne yandı.  Öyle ya, şubat sonu sofraya gelen karpuzun, mart ayında kabuğu denizle müşerref olacağına göre, bir özdeyiş de tarih olmak üzere. “Karpuz kabuğu denize düşmeden, suya girilmez”… Hangi birini anlatayım kaybettiklerimizin.

Mazideki Trabzon
Trabzon deyince, aklıma bir salkım kara yemiş gelir.
Bahçeler dolusu, zindan yeşili
Kandil, kandil için, için ballanır.
Kandiller içinde bir kandil yanar..
Bir kız deli gibi koşmaya başlar,
Yanaklarında amoftaların alı
Dudaklarında karayemişlerin moru.
Göğsünde “elinin körü”…

Çocukluğumun ve gençliğimin Trabzon’unu arıyorum. İzine rastlamak ne mümkün.  Arnavut  kaldırımlarını, cumbalı evlerini, uzun sokağını, Ganitasını, kemer kayadaki kumsalını, yalı evlerini arıyorum yok… Zağanos meydanında, Atapark karşısındaki Tekfur çayırında kurulan panayırı, vahşi hayvanları ile arz-ı endam eden sirki, gerilmiş tel üstünde türlü şaklabanlıklar yaparken seyredenlerin yüreğini hoplatan cambaz boncuğu arıyorum, heyhat yok… Kale parkın önündeki büyük kayadan denize kırlangıç stilde atlayış yaptığımız kaygısız gamsız günleri, hırçın kara denizimi,  arıyorum, yok… Uzun kum yok. Sahilime toprak doldurmuşlar. Denizimiz küskün,”Karadeniz olmuş Kayadeniz”.. Dağımız kırgın, yaylamız sitem dolu. Fındık harmanlarının coşkusu, mısır ırgatlarının zevki, davul zurnalı köy düğünlerinin doyumsuz temaşası yok artık… Yanaklarından kan damlayan, beyaz at üstündeki vakur Türk gelini,  güveyisi birden bire yok oldular.Köy düğünlerinin geniş horon halkaları yok artık. Köy düğünlerinde  kemeçe, davul zurna sesleri duyulmuyor artık… Salon denilen bir yere “evleniniz, çoğalınız” ilahi emrinin düğünle gelen coşkusunu sığdırabilmeyi kim akıl etmiş bilinmez. Ama inanın düğünler düğün olmaktan çıkınca o temaşa, o neşve yok olmuş!..

Çarşı Camii imamı rahmetli Haydar Hafızın arkasında saf tutuğumuz teravih namazlarının huşu ve huzurunu arıyorum. Yok… Artık gönül eri Rind-i Şeyda o  insanlar yok. Öğreten, özleten huzuru arıyorum, yok… Yerine; diyalog mu, miyalog mu, işte öyle bir şey koymuşlar ama uymamış. Vallahi sırıtıyor… Hoş yüce kitabımızı, tuvalete atan İslamın en büyük düşmanlarına sığınan mantık, hangi doğrunun yerine uyar ki

Pazar sabahlarının vazgeçilmezi, yayık tereyağının lezzetine lezzet kattığı peynirliler artık yok… Trabzonda İzmir tereyağının satıldığını görmenin hayreti içinde soruyorum; Nerde o Salnamelerle istenip, Dersaadete  gönderilen Vakfıkebirin  sarı yağı! Nerde…  Bal mı? Eh işte, bal niyetine arının çiğnediği şeker… Hos’un salatalığı, Zafanoz’un amoftası (çileği), Holamana’nın sebzesi,  Ayvasıl’ın kavunu, karpuzu,  hepsi, hepsi koybolmuş…

Köyler Kediş köpek ,horoz sesine tavuk gıdalamasına  hasret. İnek, yayıkş at eşek yok. Köyler ıssaz. Tarlalarda bel sallayan o neşeli  kadınlı erkekli saflar yok. Köyler melankolik bir sessizliğe bürünmüş.

Çakırgöl deresinin alabalığını, güz aylarının vazgeçilmezi bıldırcını kumsala vuran hamsisini, palamutunu, tekirini, uskumrusunu, izmaritini. Okkalık istavritini, sofra balığını, (kalkan balığı) aradım. Mezgit balığıda ortalıkta görünmez oldu… Trabzonda Karadenizimin bereketini arıyorum… Ne yazık ki yok. Trabzon’da balık tezgahlarında; İzmir hamsisinin, sardayesinin satıldığı gerçeği ;insanoğluneun yüce yaradıcının nimetlerini yok etmekte ne kadar yol mahir ;olduğunun  en bariz göstergesi değimli diye sormaktan edemiyorum…

Nefis odun dönerini, hamsili kayganasını, daha neleri, neleri aradım. Yok, yok, yok… Dere yolundan karlı dağlara, yaylalara koşarcasına giden, yaylacıları… Çağıltılarla akan Hoşoğlan deresini… Kulaklarımızda bir senfonini nağmeleri  gibi kalan koyun, kuzu, inek melemelerini… At kişnemelerini… Kanlı pelit yolunu, Mecit’in hanını, Cevizlik değirmenlerini, Kınalıköprüyü, Marsı, Medoş kayasını, Gordeni aradım. Bulamadım… Mavi boyalı ahşap evleri ile görkemli Meryemana deresini, sihirli isgalita vadisini, çiseli köprüyü, ağaç başını, mezereyi aradım… Yok.  Ağustosta zirvesi karlı,  Çakırgölü aradım… Suyunu mu çalmışlar ne?  Şehrimde, benim şehrimde tanıdık simalar arıyarum nafile…

Nesini anlatayım dostlar, her bir şeyimizi yok etmişler. Geçmişimizi çalmışlar. Bizi Mankurt etmeye çalışıyorlar. Evlerde sokaklarda, mahallelerde, şehirlerdeki armoni, saygı, sevgi ölçü, sabır kısacası bizi biz yapan o güzellikler bir, bir ortadan kayboldu. Yerlerine; saygısızlık, sevgisizlik, ölçüsüzlük, sabırsızlık oturuverdi birdenbire. Millet olarak kaybettiklerimize bakıp o eski güzelliklerin nereye sıvıştığını soruyorum kendime.Soruyorumda  üzülerek  “mazimizi, tarihimizi, hafızamızı imha etmeye çalışıyorlar”diyebiliyorum ancak…

Muasır medeniyeti anlamak

O güzellikleri biz yok ettik. Muasır medeniyeti Avrupa’da zannettik. Oysa M. K. Atatürk bunu kastetmemişti. O milletinin var olan değerlerini muhafaza etmesini, her alanda Avrupayı taklit etme geleneğinden uzaklaşmasını arzuluyordu. Atatürk’ün bu sözünün arkasına sığınan istismarcılar,  milletimizin sahip olduğu hazineyi, Avrupa’nın, sözde değer diye ifade ettiği sapıkları ile değiştirmeyi marifet saydılar. Milletimize; Türk’ü içine düşürdükleri çukuru, terakki diye takdim ettiler. Tabiri caizse milletimiz ; maalesef sahip olduğu mücevheratı,    teneke ile değiştirmeyi marifet sayanların tuzağına düşürülmüştür.

Elimizi kolumuzu  batı medeniyeti  denilen içi boş ahaksızlık zinciriyle bağladılar. Bugün; örf, adet, gelenek ve göreneklerin planlı bir şekilde yok edilmesine, üzülerek tanıklık etmenin ızdırabı ile muzdarip bir halde olanı biteni çaresizlik içinde seyretmekten başka elimizden bir şey gelmemesinin durgunluğu bütün benliğimi kaplıyor. Ne diyelim buna da şükür..

Milleti millet yapan ne varsa fütursuzca tahrip edilmektedir… Önümüze konulan hedefler Türk Milletinin büyük millet olma özelliğinin ortadan kalkması için kurulan bir tuzaktan başka bir şey değildir.

Tarihimiz bize “BÜYÜK MİLLET” olma görevi vermiştir… Mayamızda  “Büyük Millet” özelliği var.

Büyük Millet Olmanın gerekleri.

Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülken için gerçek amaç ne ise onu görecek,o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Gerekirse 77 düveli karşına alacaksın.Sanayini, Silahını, gerek duyduğun her türlü araç gereci kimseye ihtiyaç duymadan kendi insanınla , kendi ülkende  en iyisi olarak yapacaksın… Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller de yığacaklardır. Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonrada sana büyük derlerse bunu söyleyenlere güleceksin.. Mustafa Kemal Atatürk. Tanzimat?ın yıktıkları AB, ABD, Hıristiyan batı dünyasının emir ve direktifleri ile hareket etmek mi bizi büyük millet olma vasfına yeniden ulaştıracaktır? Dün ?Evropa, Evropa? diyen Tanzimatçılar; koca Devlet?i Ali Osman?ın yıkılmasına sebep olmadılar mı? Batı Müslüman Türk?ü potansiyel düşman olarak görme fikrini asla terk etmez. Bu düşünce tarzı ilk haçlı seferinden bu güne böyledir. Travma halini alan batı hayranlığından, onları taklit etmekten vazgeçmek zorundayız. Kaybolan değerlerimizi ortaya çıkarmalıyız ki kaybolmayalım!.. Türk gibi onurlu Dedik ya karpuz karpuz gibi, kiraz kiraz gibi, adam adam  gibi, güzel güzel gibi olmalı. Türk Milleti, Türk gibi olmalı. Nasıl mı? Onurlu, saygılı, sevgili… İnançlarına, İmanına, Töresine sıkı sıkı sarılacak. Kısacası kendi tarihini, ecdadını örnek almalı… Zenginliklerle dolu geçmişini rehber edinmeli…

Türk oğlu kendine dönmeli.   RABBİM TÜRKÜ KORUSUN