Nedense, ülkemizde doğrular, söyleyene göre değişir.  O sözü bizden biri söylemişse, sorgusuz sualsiz hemen kabulleniriz de rakibimiz söylemişse, doğruluğunu ya da yanlışlığını daha düşünmeden derhal reddederiz.

Olaylara rasyonel yaklaşmak ve onu objektif değerlendirmek yerine, duygusal yaklaşmayı tercih ederiz. Ve bu yaklaşım tarzı bizi yanlışları savunmaya götürür. Olayları ya da önerileri bir kez olsun akıl süzgecinden geçirmeyi düşünmeden ve konuyu araştırmadan, hemen saldırıya geçeriz. Ve söylenen söz, ortaya atılan düşünce ne kadar haklı ya da değerli olursa olsun, söyleyene bakarak tavrımızı alırız. Maalesef, İstiklal Marşı’na yeni beste önerisi de yine böyle karşılandı…

Yazılı ve görsel basında, ilgili ilgisiz bir sürü yazar-çizer, bilgiye dayanan-dayanmayan yorumlar yaparken; çoğunun çıkış noktası, sözün doğruluğu ya da yanlışlığından çok, kimin söylediğiyle ilgilidir.  Bir de takımlarının tavrına göre yazanlar var! Bunlar doğruyu görüyor, kabul ediyor ama takımından ayrı düşmemek adına, yine meseleyi kimin söylediğine bağlayıveriyor.

Halkımızın büyük bir çoğunluğu, besteyle güfteyi, karıştırır ve bunları ayrılmaz bir bütün sanır… Bu konuda toplumu bilgilendirmek ve bilinçlendirmek gerekir. Ancak o zaman bu önemli mesele toplumsal destekle rahatlıkla çözülebilir.

Bilindiği gibi bir eser oluşturulurken genellikle güfte önce yazılır; sonra bu sözler bestelenir. Ancak bunun tersi olduğu da vakidir. Bu durum, geçmişte bizim pop starlarımızın çokça kullandığı bir yöntemdir. Tutmuş ve popüler olmuş yabancı besteler alınır ve onlara, bestenin ritmine ve ezgisine uygun, Türkçe söz uydurulur.

Ancak, mevcut bestenin anlam ve ahengine uygun bir söz dizimi oluşturmak, oldukça maharet isteyen bir iştir. Zira bunu yaparken genellikle prozodi hataları oluşur. Yani söz ve müzik bir birine uymaz ve sözlerde anlamsız bölünmeler oluşur. Sanatkârın ustalığına bağlı olarak, az ya da çok, şarkı ya da marş bütünlüğünü kaybeder…

Bir de önceden mevcut olan güfte ve bestenin birbirine uydurulması ve kaynaştırılması halini düşünün… İster istemez prozodi hataları oluşur. Bunun ustalıkla ya da sanatkârlıkla da alakası yoktur. Zira, önceden kimin ve hangi ölçüde birinin giyeceği bilinmeden dikilen bir takım elbisenin, yine o takım elbisenin, ölçüleri bilinmeden seçilmiş bir mankene giydirilmesinde olduğu gibi ortaya nahoş görüntüler çıkar; her ikisi de ne kadar sanatkarane olursa olsun genellikle ortaya bir uyum ve ahenk çıkmaz. Aksine, her satırın söylenişinde, bu sorunlu evliliğinin çatırtıları hissedilir; yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğu gün gibi aşikârdır… Söyleyeni de dinleyeni de rahatsız eden bir şeyler vardır; herkes hisseder!.. Tıpkı bizim İstiklal Marşı’mızda olduğu gibi.

Pek çoğumuzun bildiği gibi İstiklal Marşı’mızın güftesi açılan bir yarışmayla, belirlenmiştir (12 Mart 1921). Ve yarışmayı kazanan Burdur milletvekili Mehmet Akif Ersoy’un bu şiiri yazma süreci bir masal gibi büyüleyici bir destan gibi etkileyicidir. Yazarken yaşamıştır!..

Peki, neden, istiklal marşımız için bir beste yarışması açılmamıştır. Açılmıştır, ancak istiklal savaşının, yani var olma ve yok olma mücadelesinin, yapıldığı o dönemde beste süreci arada kaynamıştır. Ancak, istiklal marşımızın söylenmesi gerektiği yerde Mehmet Akif’in güftesi çeşitli ezgilerle belirli bir süre söylenmiştir. Hatta “Şeftalisi ala benziyor” türküsüyle bile!

Daha sonra bu karmaşaya bir son vermek amacıyla, 1924’te Maarif Vekâletinde oluşturulan bir kurul tarafından Ali Rıfat Çağatay’ın ezgisi, resmen İstiklal Marşı’mızın bestesi olarak kabul edilmiştir. Ancak 1930 yılına kadar çalınıp söylen bu beste milleti tatmin etmemiştir. 1930′ da ise, daha önce Zeki Üngör’ün Türk atlılarının İzmir’e girişini hayal ederek bestelediği müzik, İstiklal Marşı’mızın bestesi olarak kabul edilmiş ve mevcut olan ve Mehmet Akif Ersoy’un güftesine giydirilmiştir. Tabii, bu zorlama neticesinde, güfteyle bestenin çatıştığı alanlarda, güftenin söz dizimi zaman-zaman kırılmış; yani sözcükler anlamsız şekilde bölünmüş, parçalanmıştır.

Milletimizin meftun olduğu güftenin değiştirilmesi söz konusu değildir. Büyük bir aşkla ve şevkle ve hatasız söylemek için çırpındığı, ama başaramadığı, marşın bestesinin değiştirilmesi artık elzemdir… Hatta geç bile kalınmıştır…

Öyle bir beste yapılmalı ki!

Milletimin kanını kaynatan ve coşturan,

Ruhunu ve kalbini alev-alev tutuşturan,

Söylerken tüm tüylerini diken-diken eden bu güfte,

Bu yeni bestenin içinde, gürül gürül bir şelale gibi aksın gitsin…

Coşkuyla akıp gidin sözleri, mevcut bestenin tökezletmediğini iddia edenlere ve besteye sıkı sıkıya sarılanlara şu söylemek isterim: O zaman İstiklal Marşı okuma yarışmaları neden, yalnızca güfteler üzerinden yapılıyor? Neden Marşımız yarışmalar da bestesiyle birlikte okunmuyor? Güftesini ağlayarak okuyan çocuklar, bestesiyle birlikte okumaya gelince, duralıyor, duraklıyor, tökezliyor, zorlanıyor, yutkunuyor ve heyecanının büyük bir bölümünü kaybediyor…

Korkmayın, korkmayın!

İstiklal Marşı’nın güftesini kimse değiştiremez, değiştirmek de istemez.

Bu güftenin sahibi millettir; Mehmet Akif Ersoy değil…

Bu yüzden O, bu şiirini Safahat’ına da almamıştır.

Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın diyen de O’dur…

Şimdi soruyorum herkese?

İstiklal Marşı’nın muhteşem güftesine, yakışıyor mu bu beste…

Bu beste böyle gitmez!..