Dünya Harbi kavramı birçok ülkenin katıldığı, dünyanın büyük bir kısmını etkileyen savaşların yekûnu olarak anlaşılır. Bu tanım kısmen doğru olmakla birlikte dünya harbinin gerçek anlamı biraz da, dünya üzerinde geçerli olan siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel ve askerî mevcut durumu(statükoyu) değiştiren küresel ölçekte etkili olan savaşlar demektir.

Bu anlamdaki harplerden ilki, adı üzerine I. Dünya Harbi olmuştur. 1912 yılında Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa ve herhalde bazı Musevi-siyonist silah patronlarının bulunduğu bir grup “4 orta çağ tarzı imparatorluk parçalanacak, yerlerine ulus devletler kurulacaktır” şeklinde bir karar almış ve bunu uygulamaya koymuşlardır. Bu ülkeler (ABD İngiltere Fransa ve Musevi iş adamları) Avrupa’nın batısında bulunan, daha çok sömürgeciliği başlatmış ve o ana kadar uygulamış ülkelerdir; Sanayi Devrimini başlatmış ve uygulamış ülkelerdir; piyasa ekonomisine sahip, liberal ve klasik iktisadı farklı versiyonları ile birlikte de olsa uygulayan ülkelerdir; içlerinde az sayıda Katolik olsa da, Anglikan, Evangelist, Kalvenist  ve sair Protestanlığın uzantısı mezheplere sahip kişiler ve toplumlardır.  Musevileri anlatmaya gerek yoktur. Kısacası batının batısı diyebileceğiniz coğrafyada, daha çok liberal, demokrat, serbest piyasacı, ama bunu daha çok sömürgecilik istikametinde kullanan ülkelerdir.

Yıkmak istedikleri imparatorluklardan biri Almanya, sanayisi hızla gelişmiş, bilimde de diğerlerini geçmiş ve artı olarak o sırada sömürgeciliğe de soyunmaya başlamıştı. Çarlık Rusyası da hiçbir zaman Batılı sayılmamıştı; üstelik çok yayılmış, sıcak sulara ve petrol bölgelerine sarkma temayülündeydi. Osmanlıya gelince, her açıdan düşmandı; İslâm Âlemini birleştirme potansiyeli olan Halifeliği elinde tutuyor, Haçlılar karşısında Hilâl’in temsilcisi olarak duruyor; petrol bölgelerine hakim, üstelik hükümdarı olan II. Abdülhamid Alman teknolojik desteği ile petrol bölgelerinin haritasını yaptırmış ve petrolü işletme hazırlıklarına başlamıştı… Nam-ı diğer Hasta Adam Osmanlı’nın başka günahları çoktu.

1912 yılında aldıkları bu karar uygulanmaya konulmuş mudur? Şöyle bir bakarsak, I. Dünya Harbi planlandığı gibi söz konusu imparatorlukları yıkmıştır. Öyle ki müttefikleri durumundaki Rus çarlığı bile yıkılmıştı. Ancak Rusya’da evdeki hesap çarşıya uymayacak ve Ruslar -(biraz da) batılıların müttefikleri oldukları için- parçalanmaktan kurtulacaktır. Sonuç itibarıyla I. Dünya Harbi 1912 yılında planlanmış ve bu imparatorlukların yıkılmasıyla 70, belki 80 yeni devletin kurulacağı, bu sayıda yeni ordunun oluşturulacağı, silahlar ve mühimmatlarla donatılacağı planlanmıştır. Bu işleri de sanayileşmiş olan mezkur ülkelerin yapacağı düşünülürse, Fransız ihtilâlından sonra başladığı söylenilen milliyetçiliğin aslında sanayileşmiş ülkelerin silah satış projesi olduğunu söyleyebiliriz. Gerçekten sadece Osmanlı’dan 30 civarında ülkenin ayrıldığını düşünürsek, Rusya’dan da belki 20-30 ülkenin ayrılabileceği, Almanya ve Avusturya Macaristan’dan da üçer beşer ülkenin ayrılabileceği hesabı ile rakamlar 70’e 80 ulaşılabilir. Bunun anlamı, bu kadar orduyu malum ülkelerin sıfırdan teçhiz edecekleri, o kadar silah ve mühimmat satacakları manasına gelir. Aynı şekilde 70 ve 80 yeni başkenti büro makineleri ve diğer sanayi ürünleri ile donatacaksınız. Herhalde klasik sömürgeciliğin bitmek üzere olduğu 20 yüzyılın başlarında yeni bir sömürgeciliğin, neo-emperyalizmin bu yolla kurulduğunu söyleyebiliriz.

Hülasa I. Dünya Harbi sanayileşmiş batılı ülkelerin başta Almanya olmak üzere diğer imparatorlukları yıkıp, sözüm ona bazı mağdur halkların ve küçük milletlerin bağımsızlığını sağlamak adı  altında kurduracakları yeni ordulara silah satma hareketiydi. I. Dünya Harbi bunu başarmış, yani imparatorluklar tasfiye edilerek yeni devletler kurulmuş; bu herifler bol bol silah, teçhizat ve makine satmışlardır. Rusya’da işler kontrollerinden çıkmış görülse bile, onu da sonradan hedefe almışlardır. Rusya’yı ve Rusya’nın sermaye düşmanı yeni rejimi komünizmi bertaraf etmek için de ayrı bir mücadeleyi başlattıklarını aşağıdaki satırlarda okuyacaksınız.

  1. Dünya Harbi planladıkları gibi bazı problemleri halletmiş, ama yeni problemler de açmıştı. Bilindiği gibi Versay Antlaşması Almanya’yı cezalandırmaya ve bir daha ayağa kalkamaz, komşularını tehdit edemez hale getirmeye matuf, adeta barış getiremeyen bir barış durumunda idi. Bunun sonucunda Almanya büyük ekonomik krizlere girecek, enflasyonun yüzde milyonlarla ifade edildiği bir dönem yaşayacak ve Almanya kendisinden istenilen tamirat parası ve savaş tazminatının ancak beşte birini ödedikten sonra kalanını ödeyemeyeceğini ilan edecek; ondan sonra disiplinli tavrıyla Alman halkı tekrar güçlenmeye, ekonomiyi ayağa kaldırmaya başlayacak; Hitler gibi bir adam bunu silahlanmak ve komşularından intikam almak için kullanmak isteyince de ufukta II. Dünya Harbi belirecektir. Kısacası I. Dünya Harbi imparatorlukları tasfiye ve ulus devletler ve cumhuriyetler kurmak için liberal ve emperyalist Batı tarafından kurgulandığı gibi II. Dünya Harbi de yine aynı batı tarafından o batıyı tehdit eden Almanya’yı hizaya getirmek için planlanmıştır. Gerçi Savaşı asıl başlatan Hitler ve Almanya’dır, ama o başlatmasaydı bile er geç Almanya durdurulacaktı. Neticede II. Dünya Harbi başladı ve Birinci Harbin galipleri yine kazandılar ve biti kanlanmış olan Almanya’yı bertaraf ettiler. I. Dünya Harbi’nde sadece batılı ülkeler değil, onların silah ve diğer sanayi ürünleri üreten büyük tröstlerinin sahipleri olan kapitalistler ve Musevi iş adamları da kazançlı çıktığı gibi, II. Dünya Harbi’nde de mağduriyete oynayan ve sonuçta kazançlı çıkanlar arasında yine Siyonistler bulunmuş; nitekim harbin sonunda 1947 de İsrail bağımsızlığını elde etmiştir.
  2. Dünya Harbi sonrasında batılılar dünyaya büyük ölçüde çekidüzen vermişlerdi; ama bu defa Avrupa’nın doğusunda piyasa ekonomisine düşman, batılı sermayeyi ülkesinden kovmuş olan, insan haklarına ve her türlü özgürlüklere düşman yeni bir rejim, Sovyet komünizmi ortaya çıkmış; Avrupa’nın doğu kesimini kısa zamanda demir perdeye dönüştürmüştü. Bu gelişmeler Sovyet rejimine ve beynelmilel komünizme karşı batıda NATO-Gladio ve benzeri legal veya illegal organizasyonların kurulmasına ve amansız bir mücadelenin başlamasına vesile olmuştur. Aydınlar ve siyaset bilimciler tarafından Soğuk Harp ve bazılarınca III. Dünya Harbi olarak adlandırılan mücadelenin sonunda Sovyetler yenilmiş ve batı kapitalizmi bir kere daha kazanmıştır. Bu dönemde NATO’nun başta Amerika İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin önderliğinde Sovyetler birliğine ve komünizme karşı muazzam bir propaganda faaliyeti başlattıkları Komünizmin terör estirdiği, insan haklarına, dine, hürriyetlere ve sermayeye düşman olduğu ve benzeri görüşlerle propaganda yapılmış; komünizmi insanların vicdanında mahkûm etmeye çalışmışlardır. Bu yıllarda sol ve komünist çevreler ise bilindiği üzere bu propagandaları haklı çıkaracak ve kendilerini mahkûm ettirecek şekilde dünyanın her tarafında çok sert tedhiş hareketlerine başvurmuştur.

Bu dönemin bizim açımızdan en önemli alametifarikası İslam’ın “Yeşil Kuşak” olarak Komünizmin durdurulmasında bir set olacak şekilde kullanılması politikasıdır. Yeşil Kuşak politikasının geçerli olduğu müddetçe İslam ve Sovyetlerdeki milliyetler hakkında batılıların çok ciddi çalışmaları olduğunu görüyoruz. Adeta bir milliyetçiyi gururlandıracak şekilde Türkçü yayınlar veya bir mütedeyyini memnun edecek dinî neşriyat yapılmış; laikliğin anavatanı Fransa’da Stepte Ezan Sesleri ve sömürgeciliğin anavatanı İngiltere’de Sömürülen Topraklar adıyla kitaplar yazılmış; Sovyet ideolojisine set çekebilecek her türlü hareket ve uygulama sahneye konmuştur. Bu dünya harplerinin üçüncüsüdür, bu soğuk harp neticesinde Sovyetler yenilmiş ve batılı, demokratik, liberal, piyasa ekonomisine sahip Hıristiyan ve Musevi Güçler III. defa kazanmışlar ve dünyaya tekrar yön vermişlerdir.

Komünizm tehdidi karşısında Yeşil Kuşak politikası gereği İslâmı konjonktürel olarak destekler görülen batılıların Sovyetler dağıldıktan sonra, birden bire İslam için Fundamentalist (köktendinci) ve benzeri suçlamalar yaptıklarını biliyoruz. Bu dönemde İslam eşittir terörizm anlayışı Amerikalılar tarafından daima işlenmiş, ne hikmetse vaktiyle Komünizmin ve solun terör estirdiği Batılılarca iddia edilirken, gerçekten solun terör esirdiğinin görülmesi gibi, şimdi de gerçekten İslam dünyasında çeşitli terörist örgütler kurulmuş; El Kaide’den IŞİD‘e, Boko Haram’dan bilmem nesine kadar İslâm âleminde yerden mantar biter gibi terör örgütleri doğmuştur. Sonuçta adeta -ve ne hikmetse- Amerika kimleri terörist olarak suçluyorsa, onlar gerçekten terör yapar, terörizme başvurur durumda oluyorlar. Acaba Amerika bunların gerçek zaafını tespit edip “terör yapıyorlar o halde bunu kullanayım” mı diyor? Yoksa önce bu kişileri çeşitli ajanları vasıtasıyla terörün içine itip ondan sonra “bak bunlar terör yapıyorlar” diye dünyaya sunmak ve bunun propagandasını yapmak için mi politika geliştiriyor? Bunlar bilim adamlarının araştıracağı ve önümüzdeki yıllar boyu tartışılacak bir meseledir. Ancak sonuç itibarıyla bugün dünyada bizce IV. Dünya Harbi hüküm sürmektedir. Bazıları buna Haçlı Seferi de dediler. Hatta Sovyetler Birliği bittikten sonra ilk alınan kararlardan bir tanesi Sovyetlerin “devrim ihracı politikasından vazgeçtik” açıklamalarını yapmalarından bir gün sonra doğu Almanya’dan yayın yapan Bizim Radyo adlı kuruluşun yayınını durdurması olmuş; birkaç gün sonra da bir Amerikalı görevli ve bir yüksek NATO komutanı bundan sonra  NATO tatbikatlarında düşman güçleri temsilen “kızıl” değil “yeşil” rengin kullanılacağını söylemesi de çok manidardır. Yani artık kızılın temsil ettiği komünizme karşı Yeşil Kuşak politikası terk edilmiş, yeşil bu defa hedefe konmuştur. Ondan sonra İslam dünyasında her şey değişmeye başlamış; toplumlar, devletler, mezhepler ve kişiler birbirine düşürülmüştür. Son zamanlarda neredeyse her yıl bir İslam ülkesinin başına bombalar yağmakta, bu bombalar bazen bir komşu ülke tarafından, bazen ABD destekli İsrail tarafından, bazen doğrudan Amerika tarafından atılmaktadır. Her halükarda İslam dünyasında son 20-30 yıldır artan oranda halkların başına bombalar yağmakta, ama Müslümanlar bir dünya düzeni kuramamakta, bunu önleyecek herhangi bir adım atamamakta, Birleşmiş Milletler Müslümanların hiçbir meselesine çözüm bulmamakta, hatta karşı durmakta ve sonuçta çaresiz kalan bazı Müslüman insanlar -şüphesiz yanlış bir metoda başvurarak- terör yoluyla intikam almaya veya terörle bir yere gelmeye kalkışmaktadır. Başta Amerika olmak üzere İsrail, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi ülkeler bu “İslam terörü” ve “Fundamentalizm” gibi siyasi suçlama mevzuu olan konulardan kendi lehlerine sonuçlar çıkarmakta, yani IV. Dünya Savaşı İslamı, İslam dünyasını batılıların istediği gibi hizaya getirmek üzere şu an sürmektedir.  Son zamanlarda maalesef Suudi Arabistan, Mısır ve bazı körfez ülkeleri bu yolda batılıların oyunlarına gelmiş durumdadır. Bilindiği üzere bugün bütün batıda, Amerika’da, Almanya’da ve uydularında Türkiye’ye karşı müthiş saldırılar olmaktadır. Sonuç itibarıyla bu süreç IV. Dünya Harbi’dir ve maalesef İslam’ı hizaya getirmek üzere planlanmıştır.

Sadede gelelim: I. Dünya Harbinin imparatorlukları bitirdiği, ulus devletleri ortaya çıkardığı bir gerçektir. Ama bu hareket masum halkların ve küçük milletlerin bağımsızlığını sağlamak için değil, bunlara silah satarak birilerinin banka kasalarını doldurması içindir? Bundan sonra II. Dünya Harbi yaşanmış; Nazi ideolojisine sahip Almanya’yı hizaya getirmişlerdir. Bundan sonra Batı sermayesini tehdit eden bir güç olan  Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı bir soğuk harp veya III. Dünya Harbi sahnelenmiş; Sovyetler ve Komünizm hizaya getirilmiştir. Şimdi IV. Dünya Harbi ile İslam hizaya getirilmek istenmektedir. Son iki yüzyıldır, özellikle Sanayi Devrimini başardıktan sonra hesaplanmayacak ve kıyaslanamayacak kadar diğer medeniyetlere fark atan batılılar, bu defa İslam dünyası karşısında yenilirler mi? Hiç sanmıyoruz! Dolayısıyla İslam Âlemindeki bütün unsurlar, milletler, devlet adamları ve aydınlar aklını başına almalı. Müslümanlar çoktan uçurumun kenarına gelmiştir; uyanmanın en kolay olduğu yer uçurumun kenarıdır. Orada uyanamayan düşer. Uyanmalı, birlik beraberlik içinde kendine gelmeli ve neler yapılacağı, nereden başlanılacağı üzerine tecessüsler harekete geçirilmelidir. Maalesef bu mücadelede İslam Âleminin galip gelmesi mümkün değildir. Ancak kendimize en az zarar verecekleri şekilde bu dünyayı yönlendiren güçlere karşı ortak bir politika belirlemelidir. Mahallenin kabadayısı sizinle uğraşıyorsa ve sizi ona karşı koruyacak birileri yoksa gidip ona sataşmanın alemi yoktur.