Rivayetler arasında Hz. Peygamber’e müşriklerin, Yahudiler’in ve münafıkların çeşitli defalar suikast girişiminde bulunduklarına dair muhtelif haberler vardır. Bunların bir kısmının gerçeklik payı
olmakla beraber, çoğu mizansen niteliğindedir. Kimi iddialar ise ezoterik anlatılarla süslenmiş/zenginleştirilmiş ve birbirinin tekrarı mahiyetindeki içi boş anlatılardır.

Son dönemlerde sözü edilen iddialara bir yenisi daha eklendi. Üstelik bu iddia yenilir yutulur cinsten değildi. Zira iddiaya göre Tebûk seferi sırasında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah ve Sa’d b. Ebû Vakkâs gibi ilk Müslümanlar ve Resulüllah’ın en yakın dostlarının ona suikast girişiminde bulunduğundan bahsedilmektedir. İddia hayli ciddi ve aynı zamanda kışkırtıcı. Hatta kafa karıştırıcı.

Tespit edebildiğimiz kadarıyla bu iddiayı ilk kez çağdaş Şiî fanatiklerden Necâh et-Tâî dillendirmiş ve yazdığı eserine almıştır. Yaptığı bir konuşmasında da bizzat bu iddiaya yer vermiştir. Anılan
konuşma internet ortamında mevcuttur. “Hz. Ömer’in suçları” şeklinde sıralanan ithamlarda bu iddiaya yer verirken Hz. Ömer ismini andığı zaman “Allah’ın laneti üzerine olsun” diyecek kadar
şirazesi kaymış bir fanatik olduğunu belgelemiştir.

Anılan Şiî fanatiğin eserinden yararlanan bir şarlatan, hiçbir sorgulama yapmadan aynı iddiayı doğru sanıp yazdığı eserde tekrarlamıştır. Üstelik Şiî fanatiğin eserinden yararlanıp adeta içini
boşalttığı halde, bir iki cılız atıfla iddiaları kendisine mal etmiştir.

Geçenlerde bir gazeteci de anılan iddiayı –muhtemelen doğru sandığı için- köşesine taşıyıp yukarıda adı geçen sahabîlerin Resulüllah’a suikast düzenlediğini ileri sürdü ve gerçekte yaşanmış bir
olay gibi gösterdi. Konuyla ilgili birçok soru geldi bana. Gerekli açıklamaları yapmama rağmen, soruların ardı arkasının kesilmeyince bu yazıyı kaleme aldığımı bu vesile ile belirteyim.

İddiaya göre yukarıda adı geçen sahabîler dar bir geçitten geçerken Resulüllah’ı bineğiyle beraber uçurumdan yuvarlamayı hedeflemiş, ancak Hz. Peygamber son anda fark edince
başaramamışlardır. Resulüllah bunların isimlerini yanında bulunan Huzeyfe’ye açıklamış, ancak kimseye söylememesini de tembihlemiştir. Daha sonra Huzeyfe’ye bu isimler sorulmuş, ancak
açıklamamıştır. İsimlerin açıklanmadığı ileri sürülmüş, ancak bu kişilerin yukarıda adı geçenler olduğuna dair iddia çok sonraki dönemlerde ortaya atılan bir kaynakta dillendirilmiştir

Örneğin bu iddia ilk kez Zahiri ulemadan Endülüs’lü İbn Hazm’ın (ö.456/1064), fıkıh eseri olan el-Muhallâ’da yer almakta ve Huzeyfe b. Yemân’a dayandırılmaktadır. Müellif münafıklardan
bahsederken böyle bu iddiaya da atıf yapmış, ancak bunun güvenilmez olduğunu açıkça belirtmiştir.(İbn Hazm, el-Muhallâ, XVI, 92, 93).

Dikkat edilirse İbn Hazm oldukça geç döneme ait müelliflerden birisi. Üstelik rivayete atıf yapmakla birlikte bizzat kendisi zayıf bulmuş, yani güvenilmez olduğunu söylemiştir. Ayrıca doğrudan
siyer eseri bulunduğu halde, bu eserde bu iddiaya yer vermemiştir.

Diğer yandan yaptığımız bütün tarama ve incelemelere rağmen hiçbir klasik kaynak veya rivayette anılan iddia bulunmamaktadır. Aksine Tebûk seferinde böyle bir suikast girişiminden
bahsedilir, ancak olayın kahramanları yukarıda anılan isimler değil bir gurup münafıktır. Gelişmelere bakılırsa Mekke’nin fethi ve Huneyn savaşının kazanılmasından sonra, Resulüllah’ın
önlenemez gücü karşısında umudunu kesen münafıklar, son çare olarak Hz. Peygamber’i ortadan kaldırmayı tasarlamış, bunun için de Tebûk seferini uygun bir zemin olarak seçmişlerdir. Plana göre münafıklar sefer hazırlıkları devam ederken önce bir mescid (Mescid-i Dırâr) inşa edip Resulüllah’ı buraya getirmeyi, böylece samimi niyetlerle mescit yaptıkları izlenimi vermeyi ve burayı
meşrulaştırmayı hedeflemişlerdir. Ardından bir gurubu orduya sokarak Resulüllah’ı öldürmeyi planlamışlar ve böylece ondan kurtulup müteakip dönemlerdeki faaliyetlerini devam ettirmeyi
tasarlamışlardır. Nitekim ordu içine sızan bir gurup münafık, Tebûk yolundayken bir gece böyle bir girişimde bulunmuş, ancak Resulüllah’ın yanında olan Ammâr b. Yâsir ve Huzeyfe b. Yemân durumu fark edince, bu gurup gece karanlığından yararlanıp ordu içinde kendilerini gizlemişlerdir.

Tevbe suresinde de münafıkların böyle bir girişimine atıf yapılır ve “Başaramadıkları bir işe yeltendiler” (Tevbe 9/74) mealinde bir açıklamaya yer verilir. Müfessirlerin birçoğu anılan ifadelerin
bu girişimle alakalı olduğuna dair yorumlar yapmıştır. Ayrıca surede genel olarak bu sefer sürecindeki münafıkların tutumuna atıf vardır ve şiddetle kınanmışlardır.

İddiaya göre Resulüllah Huzeyfe’ye isimleri açmamasını söylemiş, o da hiçbir zaman açıklamamış, ancak anılan rivayette sözü edilen isimleri söylediği iddia edilmiştir. Buna mukabil olayı asıl failleri olan münafıklara dair de çeşitli isimler ortaya atılmıştır. Hatta bunlar arasına hasta olduğu için sefere katılmayan Abdullah b. Ubey b. Selûl de eklenmiştir. Oysa iddiaya göre Resulüllah, Huzeyfe’ye bu isimleri söylerken kimseye açmamasını tavsiye etmiştir. Diğer yandan gece karanlığında isimleri nasıl bildiği konusu ise ayrı bir muammadır. Yani isimler hem belli değil hem de ifşa edilmiştir! Keza yanında Ammâr bulunduğu halde ona söylememesi de bir başka muammadır. Bunun için güya Huzeyfe Resulüllah’ın sırdaşı gibi gösterilmiş, ancak rivayetlerde onun böyle bir yönünün olduğundan bahsedilmez.

Görüldüğü üzere Tebûk seferi sırasında Resulüllah’a bir suikast girişiminden bahsedilir, ancak bu suikastı onun en yakın dostları değil, aksine düşmanları olan münafıklar tertip etmiştir. İddianın sahibi fanatik Şiî molla ve onun hezeyanlarına kanan ve dahi konuyla ilgili hiçbir müktesebatları olmayan art niyetlilerdir.

Son olarak şunu da hatırlatayım ki, Şiî fanatiklerin bu tür iddialarının arkasında, ilk üç halifeye karşı olan kin ve öfke yatmaktadır. Zira onların kanaatine göre Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, -nasla sabit olduğu halde!- bile bile Hz. Ali’nin imamet hakkını gasp etmiş ve bu nedenle küfre girmişlerdir. Dolayısıyla onları ilzam etmek için dile getirilecek her türlü iftirayı pervasızca dillendirmekten
çekinmemişlerdir.