1400 yıllık İslâm geleneğinde oluşmuş olan kadın algısı, Müslümanların kendi dinî, sosyal ve kültürel hayatlarının içinden çıkıp şekillenmişse de, dönüp geriye bakıldığında bu algının ne kadarının İslâmî veya insanî olup olmadığı tartışmalıdır. Kadına bakışın olumlu/olumsuz yönleri karşılaştırıldığında, ne yazık ki olumlu bir tablo sunmak çok zor, hatta imkânsız gibidir. Başta şunu belirtelim ki, geleneksel İslâm anlayışındaki kadın algısı, büyük oranda erkek egemen söylem ve bakış açısına göre şekillenmiş, süreç içerisinde dinleştirilmiştir. Dolayısıyla kadına karşı olumsuz yaklaşımı, büyük oranda din değil geleneksel ve kültürel kodların şekillendirdiğini ve bunun da süreç içerisinde din sosuyla adeta resmileştirildiğini söylemek durumundayız.

Müslümanların veya dinî duyarlılığı hassas olan insanların en temel problemlerinden birisi, henüz İslâm’ın ana metni olan vahyi veya ed-Din’i yeteri kadar tanıyamamalarıdır. Buna toplumu, tarihi veya geleneği tanıyamamayı da ekleyebiliriz. Dinin kurucu metni ola vahyin mesajı ve onu hayata tatbik eden Hz. Peygamber’in örnekliği, geleneksel telakkilerin birçoğunu onaylamaz. Nitekim “kadın” özelinde düşünülürse, birçok olumsuz söylem veya bakış açısı, dinleşmiş tasavvur olarak toplumsal hayatta kabul görmektedir. Bu paradoksun temelinde din ile kültürün veya kültürel farklılıkların ayırt edilememesi gibi bir problem yatmaktadır. Biz bu yazıda öncelikli olarak dinin kurucu metni olan vahye ve İslâm’ın erken dönemindeki somut uygulamalardan örneklere atıf yaparak, geleneksel anlayıştaki kadına yönelik olumsuz bakış açsının kodlarının dayandığı temeli gözler önüne sermeye çalışacağız.

Öncelikli olarak belirtelim ki, İslâm cinsiyet, sınıf, etnik köken, kadın veya erkek diye bir ayrım yapmaz. Aksine böyle bir anlayışı şiddetle reddeder. Dikkat edilirse risalet hayatı boyunca Resulüllah’ın en çok mücadele ettiği konuların başında, etnik köken ve cinsiyet ayrımına dayalı toplumsal telakki olmuştur. Zira İslâm öğretisinin ana mesajlarından birisi, kadın/erkek olarak insanın eşitliği/üstünlüğü prensibine dayanır. Nitekim bu ilke ilgili ayette şöyle hatırlatılır:

Ey insan(oğlu)! Sizi bir erkek-bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi ırklara ve boylara ayırdık. Allah katında sizin en değerliniz takvaca üstün olanınızdır. Allah bilendir ve her şeyden haberdardır.” (Hucurât 49/13).

Kur’an, temel ilkeyi vermekle beraber Müslümanlar tarafından bu ilkenin işletilebildiğini söylemek zordur. Kadını ilzam eden, onu ikinci plana iten, toplumsal hayattan soyutlayıp eve hapseden, cinsel obje veya fitne sebebi olarak gören anlayış, ne yazık ki büyük oranda rivayet kültüründen beslenerek dinleştirilmiş ve egemen söylem haline getirilmiştir. Oysa Kur’an asla kadın erkek arasında üstünlük anlayışına dayalı bir söylemi kabul etmez. Aksine mümin erkeklerle mümin kadınları, birbirlerinin dostu olarak niteler (Tevbe 9/71) ve aralarındaki eşitliğe vurgu yapar. Bir başka ayette ise “Sizi bir tek özden var eden odur” (A’râf 7/189; Nisâ 4/1) mealindeki açıklama ile yine eşitliğe vurgu yapar.

Ayetin devamında inanan kadın ve erkeklerin birbirlerine iyiliği emredip kötülükten sakındırdıklarına, Allah’a ve elçisine uyduklarına işaret edilir. Dikkat edilirse sadece erkeklerin iyiliği emretme veya kötülüğü sakındırmasından bahsedilmemekte, kadınlar da buna dahil edilmektedir. Sadece bu ayetin mesajı bile kadınlar hakkında kendisini adeta yetkilendirilmiş otorite gibi gören erkek egemen söylemin önünü kesmeye yeter. Diğer bir deyişle ayete göre kadınlar da fetva verebilirler. Nitekim Hz. Aişe Mescid’de kadın ve erkeklere ders vermiş, sahabe tarafından otorite/fetva makamı olarak görülmüştür. Yine onun gibi Resulüllah’ın diğer eşlerinin veya birçok sahabe kadınlarının da aynı rolü üstlendiklerini yeri gelmişken hatırlatalım.

Kur’an bize kadın/erkeğin eşitliğine ve bir arada ele alındığına dair sayısız örnek sunar. Sadece Ahzâb suresindeki bir ayette geçen “Müslüman erkekler ve kadınlar”, “itaat eden erkekler ve kadınlar”, “özü sözü doğru erkekler ve kadınlar”, “sabreden erkekler ve kadınlar”, “söz dinleyen/itaat eden erkekler ve kadınlar”, “yardımsever erkekler ve kadınlar”, “oruç tutan erkekler ve kadınlar”, “ırz ve iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar”, “Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar” (Ahzâb 33/35) gibi tanımlamalar bile, kadın erkek eşitliğine vurgu için kâfi referanstır. En manidar detaylardan birisi ise ayette geçene ırz ve iffetin korunmasına yönelik uyarıda, önce erkeklerin zikredilmesidir. Oysa geleneksel algında kadın fitne sebebi gibi sunulur. Bu bağlamda çok sayıda ayetten referans verilebileceğini hatırlatalım.

Tıpkı ayetlerde vurgulandığı üzere İslâm’ın erken döneminde ve özellikle de Hz. Peygamber zamanında kadının toplumsal hayattaki yerinin eşit statüde olduğunu gösteren birçok somut veri bulunmaktadır. Örneğin Semra bnt. Nüheyk adlı bir kadın Hz. Peygamber zamanında çarşı-pazar denetimi yapmakla görevlendirilmiştir. Semra, Medine pazarını dolaşır, ticaret ahlakının yanı sıra iyiliği emir, kötülüğü nehiy ilkesi çerçevesinde görev yapar, insanları uyarır, haksızlıkları gidererek adalet tesis ederdi.

Yine İslâm’ın erken döneminde Cuma, bayram ve cenaze namazları dahil tüm namazlarda kadın camide ve cemaat içindedir. Dahası aktif olarak savaşlarda rol almıştır. Uhud, Hendek, Hudeybiye, Hayber fethi, Mekke’nin fethi, Huneyn savaşı gibi birçok önemli mücadelede kadın ya fiili olarak savaşmış ya da ordunun geri hizmetinde görev almıştır. Keza Resulüllah’ın umre ve hac ibadeti amacıyla çıktığı Mekke yolculuğunda da yine kadınlar vardır ve cemaatin bir parçasıdır. Yeri gelmişken hatırlatalım ki, cemaat kavramı ayrıştırıcı değil, müminler arasındaki birliği/birleştirmeyi ifade eder. Oysa günümüzde bu kavram ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir anlayışa indirgenmiştir.

Kaynaklar Resulüllah’la beraber savaşlara katılan ve destansı mücadeleler sergileyen kadınlardan bahseder. Özellikle Huneyn savaşında birçok kadın aktif olarak savaşmıştır. Ümmü Süleym, Ümmü Ümâre, Ümmü’l-Hâris ve Ümmü Salît (Süleyt) gibi yiğit kadınlar, savaşın başlangıcındaki bozgun sırasında ordu dağılınca, Resulüllah’ın etrafında kümelenip adeta etten duvar örmüşler ve onu korumuşlardır. Hatta kaçışan erkekleri bile mücadeleye ve Resulüllah’ı korumaya çağırmışlardır.

Hendek ve Huneyn savaşlarında veya Hayber’in fethi gibi savaşlarda da kadınlar fiili olarak mücadele etmiştir. Savaşa katılmayan kadınlar ise tıpkı erkekler gibi şehrin savunmasında rol almıştır. Yine Hendek savaşı öncesinde Resulüllah’ın ashabı kadın erkek topyekûn seferber olmuştur. Savunma önlemi olarak şehrin giriş noktalarına hendekler kazılırken kadınlar yemek ve su taşımışlardır. Savaşlar sonrasında ise yaralıları tedavi eden ve doktorluk yapan kadınlardan bahsedilir. Nitekim Uhud bozgunundan sonra içlerinde Ümmü Süleym bnt. Milhan, Hz. Aişe, Hamne bnt. Cahş, Ümmü Eymen, Hz. Fatıma gibi isimlerin de bulunduğu kadınlar savaş meydanında yaralıları tedavi etmiştir. Ayrıca sırtlarında yiyecek ve su kırbaları taşıyarak savaşanların ihtiyaçlarını gidermişlerdir. Hendek savaşı sonrasında ise Küaybe bnt. Sa’d gibi kadınlar yaralıları tedavi etmiştir. Ayrıca Rüfeyde adlı bir kadının kendi ismiyle anılan bir çadırının olduğundan ve burada yaralıları tedavi ettiğinden bahsedilir. Küaybe, bu savaşta ağır bir şekilde yaralanan Resulüllah’ın yakın dostu Sa’d b. Muaz’ı tedavi etmiştir. Dikkat edilirse Resulüllah yaralıları tedavi eden kadınlar için erkek/kadın ayrımı yapmamış veya mahrem/nâmahrem engeli koymamıştır. Keza ne Sa’ b. Muaz ne de onu tedavi eden Küaybe, mahremiyetten bahsetmişlerdir.

 

Resulüllah Hayber seferine çıkmaya karar verdiği zaman, sadece Hudeybiye seferine katılan kadınların iştirak edebileceğini söyleyince, diğer kadınlar da katılmak istemiştir. Özellikle Benû Ğifâr kabilesinden bir gurup kadın, “Yaralıları tedavi eder, elimizden geldiğince Müslümanlara yardım ederiz” gibi sözlerle ısrarcı olunca, Resulüllah onları orduya dahil etmiştir. Hatta savaş sonunda ganimetten pay vermiştir. Savaşlara iştirak eden kadınlar bir yana Hz. Aişe’nin bizzat ordu komutanlığı yaptığını ve Cemel savaşını idare ettiğini de burada hatırlatmış olalım.

Bütün bu örnekler ortada olmasına rağmen, geleneksel anlayışta kadının aktif konumu adeta görmezden gelinmiş veya ikinci plana ötelemiştir. Bir kısım kaynaklarda kadını ilzam eden/ötekileştiren, hatta onu toplumsal hayattan tecrit eden birçok iddia/yorum/fetva mevcuttur. Benzer bir durumu siyer kaynaklarında da görmek mümkündür. Örneğin ilk Müslümanlardan bahsedilirken genellikle erkekler sayılır. Kadınların isimleri adeta unutulmuş veya yok sayılmıştır. Oysa ilk Müslümanlar arasında en az erkekler kadar kadınlar da vardır. Dikkat edilirse Habeşistan’a hicret eden Müslümanların kahir ekseriyeti eşleriyle gitmiştir. Her şeyden önce, Resulüllah’a inanan ilk kişinin eşi Hz. Hatice olduğunu ve en zor dönemde bile eşine destek olduğunu unutmamak gerekir. Ancak rivayetlerin kahir ekseriyetinde ilk Müslüman olarak Hz. Ebû Bekir’in ismi öne çıkarılır. Dolayısıyla Resulüllah’ın ilk cemaatinin yarısının kadınlardan oluştuğunu göz ardı etmemek gerekir.

Resulüllah’ın aile hayatı, eşleri ile olan hukuku, kızı veya kız torunları ile ilişkisi Müslümanlar için son derece güzel örneklerle doludur. Yeri gelmiş şefkatli, anlayışlı, duyarlı, nazik bir eş, yeri gelmiş kızlarına karşı müşfik bir baba, yeri gelmiş torunlarına ve hassaten kız torununa karşı sevgi dolu bir dede örneği sergilemiştir. Nitekim kızı Zeyneb’ten olan kız torunu Umâme’yi bazen omzuna, bazen kucağına alıp sokakta gezdirmiş, hatta mescide götürmüştür. Birçok kez namazdayken Umâme’nin sırtında olduğu rüku ve secdeye gideceği zaman onu yere bıraktığı, oturduğu veya kalkacağı zaman tekrar sırtına çıkmasına müsaade ettiğine dair örnekler anlatılır. Kendisine hediye edilen bir kolyeyi ve yine kadınlara özgü yüzük türü bir takıyı torunu Umâme’ye vermiş ve onu çok sevdiğini ifade etmiştir. Bazen yüzünü yıkamış, bazen göz çapaklarını bile temizlemiştir. Sadece kendi kızlarına değil, sahabeden yetim kalan kız çocuklarına da babalık/koruyuculuk yapıp şefkat elini uzatmıştır. Nitekim Hendek savaşında aldığı yara ile şehit düşen Sa’d b. Muaz’ın iki kızının bakımını üstlenmiş ve onlara babalık yapmıştır.

Kadının veya kız çocuklarının horlandığı bir toplumsal veya kültürel vasat göz önüne alındığı zaman Resulüllah’ın kadınlara ve kız çocuklarına karşı sergilediği bu tutumun ne derece anlamlı olduğu daha iyi anlaşılır. Nitekim kız torunu Umâme’yi sevdiğini gören bir bedevi, kendilerinin kız çocuklarını sevmediğini söyleyince “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” diye bilinen meşhur cevabını vermiştir. Bu arada Resulüllah’ın erkek torunlarına ve çocuklara karşı da aynı ilgiyi gösterdiğini bu vesile ile hatırlatalım.

Denebilir ki, Resulüllah kızı Fatıma’ya çok daha ayrı bir sevgi ve muhabbet beslemiştir. Onu çok sevdiği eşi Hatice’nin yadigârı olarak görmüş ve bir baba şefkatiyle bağrına basmıştır. Fatıma’yı Hz. Ali ile evlendirdiği zaman kendi evinin yanında bir ev temin edip kızını buraya yerleştirmiştir. Zaman zaman Hz. Ali ile Fatıma arasında, zaman zaman kendi eşleri arasındaki ilişkilerde küçük çaplı memnuniyetsizlikler de yaşanmış, ancak Allah Resulü bu tür olumsuzlukları bir baba veya eş sorumluluğuyla problemsiz bir şekilde çözmüş, asla şiddet yanlısı bir tutuma fırsat vermemiştir. Bir rivayette eşi Hafsa’nın Resulüllah’a karşı biraz saygısızca tutumuna tanık olan babası Hz. Ömer, kızına sert davranmaya kalkınca Resulüllah araya girmiş ve onu uyarmıştır. Zaman zaman sahabe eşleri arasında da bazı problemler kendisine yansıtılmış, ancak hiçbir zaman onlara karşı da kırıcı veya kaba davranışa müsaade etmemiştir. Sorunları suhuletle ve sükûnetle çözüp yapıcı/affedici ve merhamet gösteren bir tutum sergilemiş veya bu şekilde davranmayı teşvik etmiştir.

Resulüllah’ın hayatında yer alan bu tür örneklere rağmen, ne yazık ki bu gün kadını ilzam eden, onu ikinci sınıf insan gibi gören bir anlayış, üstelik dindarlık adına savunulmakta veya fetva adı altında kadına şiddet meşru gösterilmektedir. Nitekim “dövün, rahatlayın” veya “eşinden dayak yiyen kadın şükretmeli” gibi sakil söylemler, fetva adı altında serdedilmekte ve adeta kadına şiddet için meşru zemin oluşturulmaktadır. Oysa yukarıda verilen örneklerde de görüldüğü üzere Resulüllah’ın söylem, eylem ve yaşantısında böyle bir anlayışa zinhar yer yoktur. Cennete giden yolun anneden geçtiğini söyleyen bir Peygamber’in, üstelik vahye rağmen kadını ilzam eden bir söylem kullanması mümkün değildir. Zaten Allah Resulü’nün hayatında kadını onu küçük düşüren, onurunu zedeleyen, onu ötekileştirip cemaat dışına iten, şiddete maruz kalmasına göz yuman/onaylayan bir tek örneğe bile rastlanamaz. Kadın karşıtı olarak dile getirilen ve aynı zamanda Resulüllah’a isnat edilen kimi iddiaların daha sonradan oluşturulmuş telakkiler olduğunu, bunların vahiyle ve onun öğretisiyle asla bağdaştırılamayacağını belitmiş olalım.

Unutulmamalıdır ki, kadın/erkek her insan Allah’ın kuludur ve onurlu hayat yaşama hakkına sahiptir. Allah, kadınların haklarını veya sınırlarını belirleme görevini erkeklere bırakmamış, bizzat vahiyle kayıt altına almıştır. Sevgili Peygamberimiz de vahyin ilkelerini hayata tatbik ederek müminlere örnek olmuştur. Dolayısıyla kadının hayatını/onurunu şekillendirme, belirleme görevi erkeğin hakkı olmadığı gibi haddi de değildir. Kadın/erkek her sorumlu bireye düşen görev, vahiyle kayıt altına alınmış ilahi ilkeleri işlevsel hale getirmek ve hayata tatbik etmektir.