40 Yıl önce bugünün Türkiye’sinde ve bölgede yaşananları birisi bizlere anlatsaydı her zamanki komplo teorilerinden birisi olarak görür ve üzerinde durmazdık. Toplum Anestetize  edilmiş, yarı uykulu, etrafta olup biteni değerlendirecek bilinçte değildi. Arada bir silkelenip kendine gelmeye başladığında, tokatlanıp bu uyku halinin sürdürülmesi sağlanıyordu. Menderesli, Demirelli, Özallı, Erbakanlı ve Erdoğanlı yılları düşünün!

Neden hep inananların iktidar olduğu yıllar…! Şüphesiz bunu bilenler biliyordu Ama, vatandaşlarım, Aliler, Ahmetler, Fatma’lar, Zeynepler, Ayşeler bilmiyorlardı, bilemiyorlardı.

Birisi çıkıp bunun arkasında Siyonist hesapların olduğunu, bu bölgede olup-biten her şeyin Türkiye’ye yönelik olduğunu, bunun, aslında bir hak-batıl hesaplaşması olduğunu bu toprakların gerçek sahiplerine anlatmalı ve bu şuuru tahrik etmeliydi.

27 Mayıs 1960 ihtilaline giden süreç, ülke tam nefes alacakken bir sürü iftira, yalan dolanla, toplumun yarısının desteğini alıp iktidara gelen insanların hazin sonu…

Demirelli yıllar, Demirelin kendi ifadesiyle 6-7 kez gelip gitmesi, muhtıralar v.s

12 Eylül 1980 ihtilaline giden süreç, ülke 5442 vatan evladı gencini kaybetti, bir nesil yok oldu, ve 12 eylül askeri darbesi

Özallı yıllar; ülkede mevcut sistem tıkanmış, önünün açılması gerekiyordu. 12 Eylül sarhoşluğu henüz geçmemiş, millet karamsar, millet şaşkın, geleceğini göremez halde.

Devleti her yönüyle çok iyi tanıyan Turgut Özal, partisini kuruyor hiç kimsenin beklemediği bir toplumsal destekle iktidar oluyor. Ülkenin önü açılıyor. Türkiye şahlanıyor. Bilinmeyen güç, aslında çok iyi bilinen güç, Senmisin bunları yapan diyerek kurşunluyor Özalı, öldüremiyorlar, Sonra zehirleyerek öldürüyorlar.

Özal bilmiyormuydu, Menderesin, Demirelin başına gelenlerin kendi başına da geleceğini? Biliyordu tabi ki. Onun için iki gömleğin var biri bayramlık, diğeri idamlık diyordu.

Aslında bu olup bitenlerin bir şuur düzeyinde Anadolu insanına enjekte edilip işlenmesi gerekirdi.

1960 yılında 43 yaşında Konya’dan bağımsız milletvekili seçilen Prof.Dr.Necmettin ERBAKAN ve arkadaşları, bu yolun, ne kadar, inişli çıkışlı, ne kadar virajlı, taşlı dikenli olduğunu bilerek ve bu uğurda çekilebilecek çileleri göze alarak ortaya çıktılar.

Meclis kürsülerinde, siyaset meydanlarında, hep Milli diyerek, yerli diyerek, cihad diyerek, siyonizme ve küresel güçlere karşı toplumu uyanık olmaya çağırarak, siyaset yapmaya başladılar.

Önceleri ciddiye almadıkları Erbakan’ı 28 Şubatta gel buraya diyerek, bir odaya kıstırıp, 9 saat küfrettiler. Herkes biliyordu ama o çıkıp, “Ordumuzla hiçbir sıkıntımız yok, her şey yolunda” diyerek, topluma güven, ve umut aşılıyordu. Bu bir post modern darbe idi ama Prof.Dr.Necmettin Erbakan’da devlet adamıydı. Davası olan bir devlet adamıydı. Çile, itilip, kakılma, zulüm onun içindi. Sabretmek ona düşüyordu.

Savunan adam gönüllerde. Peki zulmedenler nerede?

1969’da onun başlattığı, millileşme, yerlileşme ve kendimiz olma mücadelesine, onun rahle-i Tedrisinden geçmiş talebeleri aynı kararlılıkla devam ediyorlar.

Mücadele bitmedi, bitmeyecek.

Erbakanı özlemle, saygıyla, minnetle anıyoruz. Mekanı cennet olsun.