Eğitim bir ülkenin geleceği demektir. Bir ülke iyi eğitilmiş nesillerin omuzlarında yükselir. Bunun için Amerika’yı yeniden keşfetmenin bir manası yoktur. Bugün bilinen bir gerçektir ki kişi başına düşen milli geliri, 1960’larda bizden düşük olan Japonya, bugünkü konumuna eğitime verdiği önemle ulaşmıştır. Kaldı ki o Japonya, II. Dünya Savaşına girmiş, iki tane atom bombası yemiş ve savaştan yenilerek çıkmıştır. Akabinde 1945-1960 yılları arasında on beş sene Amerika’nın kontrolünde bir yönetim süreci yaşamıştır. Bugün teknoloji denilince aklımıza ilk gelen ülkelerden biridir Japonya. Eğitimde müthiş bir yarış vardır. Ve eğitimde kaliteyi yükseltmek için her konuda olduğu gibi rekabeti artırmış ve bireylerin kişisel gelişimlerini gerçekleştirmeleri için bütün imkânlarını seferber etmiştir.

Diğer yandan Güney Kore örneği ortadadır. Asya kaplanları olarak bilinen ülkeler de hızla teknolojik ilerlemeler gerçekleştirmişlerdir ki hepsinin tabanında iyi bir eğitim yatar. Avrupa’nın sömürüye dayanan ilerlemesini bu bağlamda saymıyorum. Zira, onları örnek gösterirsem, hemen fakir ve geri kalmış ülkeleri yer üstü ve altı zenginliklerini, gasp ederek bir gelişme elde ettikleri beyan edilir ki, doğrudur. Ancak, bir Almanya örneği diğerlerinin durumuna uymaz. Hatta dünya savaşlarını Almanya’nın sömürgecilikte geri kalmasına ve anlamda bir çıkış yapmasına bağlayan yaygın bir görüş de bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan yenik ve perişan çıkan Almanya’nın bugün ulaşmış olduğu yüksek teknolojik seviyenin temelinde de eğitim yatmaktadır. Çağın gereklerine uygun kaliteli ve iyi bir eğitim. Bilgili, bilinçli, millî ve manevî duygularla mücehhez bir genç nesil Türkiye’nin bilgi çağını yakalamasını sağlayabilir. Bunun için eksiğimizden çok fazlamız vardır. Gelişmiş pek çok Batı ülkesinin muhtaç olduğu kudret bizde mevcuttur. Nüfusumuzun büyük bir bölümü (% 51) gençlerden oluşmaktadır. Avrupa’nın bizden hem nüfus hem de yüz ölçümü bakımından küçük olan pek çok ülkesi bizim ürettiğimiz katma değerden ya da milli gelirden daha fazlasını üretmektedir.

O halde bizim eksiğimiz nedir? Nerededir? Tabi ki eğitimin kalitesindedir. Ne yazık ki Milli Eğitim kaliteli bir eğitim vermekten çok uzaktır. Üniversiteye gelen gençlerin büyük bir bölümü doğru dürüst okuma ve anlama becerisine sahip değildir. Zira, yıllarca başarıyı yazılı ifade ile ölçme yerine testlerle ölçen ve bu yüzden de değerlendirmeyi tamamen teste dayandıran bir eğitim sisteminin harcadığı ve perişan ettiği bir nesil üniversiteleri doldurmaktadır. Her şeyini teste bağlamış bu çocuklar kaybedilmiş nesillerdir. Her hangi bir konu hakkında iki dakika anlamlı cümle kurup görüşlerini ifade edebilme becerisine sahip öğrenci oranı hiç abartmıyorum, %10’u geçmez. Bu zavallı ve talihsiz çocuklar, üniversiteye gelinceye kadar, resim, müzik ve hatta beden eğitim derslerinde matematik ve fen testleri çözdükleri için estetik duygusundan da yoksundurlar. O estetik ki bütün yaşamın içinde mündemiçtir ve hayata güzellik ve zarafet katar.

Üniversiteli bu çocukların en önemli özelliği ise teknolojik aletleri çok iyi kullanabilmeleri ve yeniliklere çok çabuk uyum sağlayabilmeleridir. Bu teknolojiyi kullanma becerisinde ne yazık ki okulların pek bir etkisi yoktur. Pek çoğu kendi çaba ve gayretleriyle bilişim teknolojilerinin kompetanı olmuştur. Bunların teknolojiyi kullanma becerilerine hayran olmamak elde değildir. Ama ne yazık ki üniversiteli gençlerimizin pek çoğu kazanarak geldikleri üniversite ve bölümlerde hayal kırıklıklarına uğramaktadır. Hayalleriyle üniversite uyuşmamaktadır. Öğrenciler, teknoloji ve uygulama yoğun bir eğitimle karşılaşacaklarını ve pek çok sosyal faaliyette rol alacaklarını düşünürken, maalesef üniversitelerin çoğunun bu imkânlardan yoksun ve çağ dışı bir eğitim sistemi ile yürütüldüğünü görerek büyük bir çöküş yaşamaktadır. Bilişim teknolojisini iyi kullanan, ancak üniversiteye gelinceye kadar çağdaş bilgilerle donatılmamış ve iyi bir eğitim alamamış öğrencilerin çoğu, üniversitelerden bekledikleri ile karşılaştıkları arasındaki uçurumu görüp, bütün hayalleri yıkılmaktadır.

Günümüzde üretim materyallerinin en önemlisi insandır. Ve ülkemizin kalkınmasına yol açacak olan da insana yapılacak yatırımdır. Bu nedenle üniversitelerimiz, insana yatırım yapmak zorundadır. Kaynaklarının büyük bir bölümünü insana hasretmek zorundadır. Önemli olan insan kalitesidir. Bu kalite pek çok sorunu kendiliğinden çözecektir. Zira, yaşam boyu eğitimin önemine inanan ve kişisel gelişimi için çaba harcayan çalışanlar, çözüm odaklı düşünmeye başlar. Ve soru yaratmaktan ziyade, çözüm üretir. Değişime rahatlıkla ayak uydurur ve yeni fikirler ortaya atar.

Eğitim artık hızla evrenselleşmektedir. Eskiden bilgiye ulaşmak ve elde etmek çok zordu ve bilgi tekelleşmişti. Bu nedenle de bilginin belirli bölgelerde ve ellerde toplanması kaçınılmazdı. Ve eğitim için öğrencilerin belirli alanlara yani okullara toplanmaları gerekiyordu. Bugün belki eğitim ilk ve orta öğretim için bu geçerliliğini sürdürüyor olabilir. Ancak teknolojik gelişmeler, bilhassa üniversite eğitimini küreselleştirmiş ve sınıfların duvarlarını yıkmıştır. Bu bağlamda sormak isterim, neden hala sözel dersler yoklamalarla sınıflarda yapılmak zorundadır? Üniversitelerin çoğunun uzaktan eğitim sistemleri vardır ve başarıyla da bu sistemler işlemektedir. Uygulamalı derslerin dışında tamamen sözel olan ve anlatıma dayanan derslerin UZEM sistemine adapte edilmesiyle birlikte bina ve sınıf sıkıntısı çeken pek çok üniversitenin imkânları yeni yatırımlara gerek kalmadan, genişleyiverecektir. Burada önemli olan husus, sınavların ve değerlendirmelerin büyük bir ciddiyet içerisinde yapılmasından ibarettir. Evet üniversiteler, bina yapmaktan çok, önceliği teknolojik yatırımlara vermelidir. Güçlü bir teknolojik alt yapı, üniversitelerin çağı yakalamasını sağlayacaktır. Bugün bilinen bir gerçektir ki üniversitelerimizin büyük bir bölümü teknoloji fakiridir ve bu alanı etkili ve verimli bir biçimde kullanamamaktadır.

Bırakın artık gençleri dört duvar arasına hapsetmeyin. Belirlediğiniz alanlarda onlardan bilgi ve birikim isteyin ve yeter ki değerlendirme standartlarını iyi belirleyin. Göreceksiniz, çağ dışı eğitim sistemimizle körelttiğimiz ve bıktırdığımız gençlerimiz, daha verimli ve üretken bir hale gelecektir. Diğer yandan onlara eğitimin mezarda bitecek bir süreç olduğu bilinci de verilmelidir.

Sözel derslere harcanan gelirlerin büyük bir bölümü böylece tasarruf edilmiş olacaktır ki bu tasarruflar uygulamaları dersler için gerekli olan teknolojik aletlere ve laboratuarlara harcanabilecektir.

Önemli olan eldeki kaynakların rantabl kullanılmasıdır. Zaten kaynaklarımız sınırlı ve ihtiyaçlarımız oldukça fazladır. Diğer yandan da bilgi çağını yakalamak hatta ona öncülük etmek gerekir. Ancak, teknolojik yatırımlar olmadan ve insana yatırım yapılmadan bunu gerçekleştirmek olanaksızdır.

İnsana yatırım yapan ülkeler gelişiyor, büyüyor ve güçleniyor. Bir ülkenin gelecek kuşaklarını yetiştiren üniversiteler çağı yakalamadan ve eğitim kalitesini artırmadan, ülkemizin güçlenmesi ve küreselleşen dünyada önemli bir güce ve yere sahip olması beklenemez. Bu büyük sorumluluğu yüklenenler ise üniversite rektörleridir. Üniversiteler bina yapmaktan ziyade insana (öğrencisine ve akademik ve idari personeline) yatırım yapmalıdır. Belki kısa vadede bu görülemeyebilir; ancak uzun vadede çok büyük ve önemli yansımaları olacaktır.

Pek çoğumuzun bildiği ünlü bir Çin Atasözü vardır: “ Bir yıl sonrasını düşünüyorsan tohum ek, on yıl sonrasını düşünüyorsan ağaç dik, yüzyıl sonrasını düşünüyorsan insan yetiştir.”