Kadın insanlığın yarısıdır. Ama Türkçedeki “yuvayı dişi kuş kurar” sözünün anlamından hareket edersek, anne özelliği ile birlikte insanlığın yüzde ellisinin çok üzerinde pay sahibidir. Bu duruma göre toplumlar kadınlarına önemine uygun bir mevki ve değer vermeliydiler. Halbuki tarih boyunca aşağı yukarı bütün toplumlar kadını ikinci sınıf bir varlık olarak görmüşlerdir. Ekonomik bir mal olarak alınıp satıldığı muhitler olduğu gibi, bazen de ev dışında, hayvanlarla yatırıldığı, bazı toplumlarda kocası ölünce ona öbür tarafta da hizmet etsin diye diri diri gömüldüğü vs söz konusu olmuştur. Eski çağların bu korkunç uygulamalarını burada tekrar etmeye gerek görmüyoruz. Günümüzde azalmış da olsa ayrımcılık ve haksızlık devam etmektedir. Bugün bile köylerde karı koca tarlada-bahçede eşit şartlarda çalıştıktan sonra eve gelince, erkek yorgun olduğu bahanesiyle yan gelip yatar ve kadın onun kadar yorgun halde çocukların bakımı, akşam yemeğinin hazırlanması ve evin temizliği ve benzeri işleri de ilave olarak yapmak durumundadır. Özetle kadın kocası, kardeşi ve oğlunun yanında bile sanki bir muharebede düşman eline geçmiş esire durumundadır.

Tarih boyunca birçok toplum kadını uğursuz, aciz, kusurlu vs şeklinde vasıflandırmıştır. Erkeklerin daha çok savaş veya güvenlik işleriyle meşgul olmasından dolayı kabile toplumlarında üretimi kadın yapmış, bu da onun iktisadi bir meta olarak değerlendirilmesine vasile olmuştur. Orta Doğu toplumlarında da böyle olduğundan İslamiyet gelince kadını köle olarak gören uygulamaları kaldırmış, ancak yine de toplumların kültürlerini tam değiştirememiştir. Sanıldığının aksine İslam evliliği tek kadınlı olarak öngörmüş, ancak savaşlar, ağır iş kazaları, cinayetler ve benzeri risklere daha çok erkekler maruz kaldığından toplumlarda erkek nüfus daima azalmış; bu da tek eşliliğin uygulanmasını zorlaştırmıştır. İslam’ın bu konuda yaptığı, sadece bu haller düşünülerek ikinci eşe izin verilmesidir. Aksi halde bazen evlilik çağındaki erkeklerin yüzde elli kadarının telef olduğu toplumlarda o erkeklerin eş veya yavuklularını ne yapacağınızı anlatamazsınız. Zira o yıllarda devletlerin sosyal güvenlik uygulamaları da yoktu. Ömür boyu kardeşinin ve yeğenlerinin yanında sığıntı gibi yaşamak, aile içinde nasıl mağduriyetlere yol açar? Bunu sosyal bilinciler düşünmelidirler. Bugün ise nüfus dengeli olduğundan medeni kanun ve tek eşlilik en ideal olanıdır. Aslında Osmanlı döneminde birçok aydın da bunu anlatan eserler vermişlerdir: Urfalı Nabi Dünyaya bu telaşın nedir ey esir-i nefs/Rahat bulur mu avret alan avret üstüne” derken ve Hüseyin Şakir de Her kimin olsa evinde dü zeni/Bozulurmuş o kişinin düzeni” hikmetini yazarken kadın ve erkeğin bir elmanın birer yarısı gibi olduklarını ifade etmiş oluyorlardı.

Türkler tarihte kadına en iyi muamele eden toplumlar arasındadır. Başlangıçta bir ara diğer toplumlar gibi Türkler de anaerkil yapıda idiler. Bu yapının getirdiği anlayışı babaerkil dönemde de çok değiştirmediler. Mesela dilimizdeki esas kurum anlamındaki kavramların “ana” ile anlatılması bunun göstergesidir. Anayol, anayurt, anadil, anaç… “Evlenmek” denen yuva kurma işi de izdivaç yapan kadın ve erkeğin ayrı eve çıktıklarını, yani küçük ailenin geçerli ve yaygın olduğunu gösteriyor. Bu, kadının yuvada çocukları büyütmede temel görevi üstlendiğini, yani her işin önemlisinin “ana” tarafından yapıldığını da işaret etmektedir.

Bu  kültür Türk tarihinde de önemli etkilerini göstermiştir. Kadınına “devlet başkanı” (kraliçe) anlamında bir kelime ile hitap eden belki de tek millet Türkler olmuştur: Hanım. Ancak maalesef Cumhuriyet devrinde inkılaplar yapılırken Türkoloji’de geri kalmış olmamızdan dolayı bu konu bilinmediğinden yanlışlar yapılmıştır: Bayan. Türkçede bazı batılı diller ve Arapçada olduğu gibi eril ve dişil hususiyet yoktur zannediliyor. Oysa vardır. Han- hanım, beğ- begüm, sü-süyüm örneklerinde görüldüğü gibi bu üç kelimenin maskulin ve feminin şekilleri vardır. Hanın eşine hanım, beğin eşine begüm, sü(asker, komutan) eşine süyüm denirdi. Ayrıca kadın bir han varsa ona hanım, kadın bir beğ varsa ona begüm, kadın bir askere de süyüm denirdi. Hindistan’da kurulan bir Türk devletinde Raziye Begüm sultan olmuş, Kazan Türklerinden de Süyüm Bike Kazan tahtına çıkmıştır. Kadına hanım diyen kültür Cumhuriyet döneminde bilinemediğinden bey ve hanım sıfatlarının değiştirilmesinin yanlışlığı bir yana, bunların yerine  bay ve bayan getirilmesi da başka yanlışlardır. Bay zengin demektir ve erkek ile ilgili bir sıfat değildir. Bayan da kadınla ilgisi olmayan bir sıfattır. Türk tarihinde üç erkek hükümdarın ismi veya unvanı Bayan’dır. Bunlar Göktürk Mukan (Bayan diye okunma ihtimali vardır), Uygur Bayan-Çur Kağan ve Avarların Bayan Han’ıdır. Bay “zengin” demek olduğuna göre bayan da belki “halkını zenginleştiren” demek olabilir. Bunların bugün bey yerine bay, hanım yerine bayan olarak kullanılması yanlıştır. Bu anlatılanlar o dönemde bilinseydi, belki de bunlar dikkate alınırdı.

Ancak bir ironik durum burada ortaya çıkıyor: Kadına “bayan” diyenler, bilmeden o “zenginleştiren” anlamını kullanmış oldular. Bayan, yani evini ve kocasını zenginleştiren. Kocası evde yatarken veya kahvede sürtüklenirken, bayan evini derleyip topluyor, çocuklarını yetiştiriyor hasılı kelam evini zenginleştiriyor!

Yakın tarihimizde kadınlarımızın az bilinen muazzam bir rolünü da hatırlatmak gerekiyor. Tek Parti döneminde Mersin Arslan Köy’de muhtarlık seçimi yapılmış, DP’li aday kazanmıştır. Seçim kurulu sonuçları köyde açıklamak istemez. Çünkü oylar değiştirilecek ve halkın seçmediği aday kazandırılacaktır. Köydeki erkek seçmenler sandık başında bekleyen jandarmadan korktuğundan itiraz edemezler. Ama kadınlar korkmaz; sonuçların ilanını ve kazananın açıklanmasını isterler. Sandığın üzerine oturup direniş başlatırlar. Köyde seçime “nezaret eden” yüzbaşı vilayete haberi şöyle ulaştırır: “Arslan Köy’de devlete isyan var.” Sonuçta kadınlar tutuklanır, bir kısmının küçük bebeği de olmasına bakılmaz, Konya’ya tutukevine gönderilirler. Yaklaşık 11 ay tutukluluktan sonra mahkemeye çıkarılırlar. Karar: “Seçim sandığına ve verdiği reye sahip olmak için böyle bir direniş yapan kadınları hapse atmak değil, mükafatlandırmak lazım.” Kadınlar beraat etmiştir. Ama 11 aylık haksızlığın faturası hala hiç bir makam tarafından ödenmemiştir.

Demokrasi tarihimizde kadınlara ait böyle şerefli sayfalar vardır.

Sonuç olarak tarih boyunca kendi evinde bir tutsak gibi yaşayan kadın, Türklerde “hanım” (kadın hükümdar) olarak anılmıştır. Bu, kadına verilen yüksek bir mevki’in dilimizdeki ispatıdır. Bugün kullanılan bayan ise sosyal tarih ve dilbilim mantığından hareketle söyleyecek olursak yanlış bir kavramdır. Dikkat edilirse saygı duyduğumuz bir kadına “filanca hanım” diye hitap ederiz. Bayan ise mektup zarflarında ve tuvalet kapılarında ancak kendine yer bulabilmiştir.