Siyasî hayatımız bir türlü, normalleşme sürecine girmedi, giremedi. Hep uçlarda geziniyor. Bir türlü istikrar bulmuyor. Bu toplumsal sancının kökenleri tâ Tanzimat dönemine dayanmaktadır. Batılı mı olacağız, doğulu mu bir türlü istikameti tutturamadık. İki cami arasında kalmışız gibi bir o yana bir bu yana salınıp duruyoruz. Bu arada namazın vakti geçip gidiyor. Asıl olanı, bırakıp ferileriyle uğraşıyoruz. Amacımız üzüm yemekken, bekçilerle uğraşıyoruz. Bu da bize vakit kaybettiriyor. O geri getirilemez ve yerine herhangi bir şey konulamaz ve en değerli unsur olan zamanı kaybediyoruz ve böylece hep muassır medeniyetin gerisinde kalıyoruz. Enerjimizi hep birbirimizi yemeye harcıyor, bu nedenle de yerimizde saymak zorunda kalıyoruz.
    Bir türlü bu topraklarda Yunus’un sevgi dilini hâkim kılma becerisini gösteremedik. Sevginin dilini unuttuk, küfrün diline yatkın hale geldik. Her değişime bir umutla baktık, yeni bir umutla hayata sarıldık, ancak beklentilerimiz yine hüsranla sona erdi. 12 Eylülü bir umut olarak gördük; kardeşkanı dökülmeyecek diye. Ne yazık ki, hüsranla sonuçlandı bu beklenti.Ülkemizde bir oyun oynandı, oyuncuları bizden, yönetmenleri onlardan olan; ne yazık ki çok geç fark ettik, oynan oyunun figüranları olduğumuzu… Gerçekleri çok sonra öğrenecektik… Ama ne yaşadıklarımızdan ders alabildik ne de yaşananlardan ders çıkarabildik. Zira, yüzümüz Batıya dönük olsa da zihnen doğuluyuz hâlâ! Zihinlerimizde bir devrim
gerçekleştiremedik. Zihniyet devrimi olmadan, değiştirilmeye çalışılan her şey, geleneklerin prangalarından kurtulamadığı içen zamanla geriye dönüyor.
    Ne yazık ki 21.yüzyılda dahi aklı önceleyen bir toplum haline gelemedik. Ya tamamen pozitivist olduk, ya da tamamen maneviyatçı. Allah’ın bizi ruh ve bedenden yarattığına bakıp, uhrevi âlemle fiziki âlemi dost kılamadık. Materyalistler dindarları, dindarlar da materyalistleri
anlamaya, dinlemeye çalışmadılar. Her cemaat ve toplum, kendi içine kapandı, ya bendensin ya karşıdan anlayışı hüküm sürüdü, sürmekte… Allah isteseydi herkesi aynı kılıkta, aynı ölçüde ve aynı fikirde yaratabilirdi! Neden yaratmadı? Diye düşünmedik, hiç. Kâinattaki
çeşitliliğe bakıp Rahman’ın muradının çeşitlilik olduğunu anlayıp, kabullenmedik… Çeşitliliğin Rabbimizin bir lütfu olduğu gerçeğini bile tama anlamıyla kavramış sayılmayız… Çeşitliliğe sevgi ve saygı duymanın, gelecekteki müreffeh ve huzurlu bir ülke yaratmanın temel taşı
olduğu bilincini edinemedik. Her şeyin türlü ve bol çeşitlisini isterken, kendi düşüncemizden ya da inancımızdan olmayanları yok etmeyi marifet bildik. Marifetin, insanı sevmekten, saymaktan ve değer vermekten geçtiğini anlayamadık; anlamaya da çalışmadık. Birbirimize düşerken, kimlerin el ovuşturduğunu bile düşünmedik. Zira, zihnimiz düşünmek ve sorgulamak yerine, biat etme kültürüyle yoğrulmuş… Bu kolaycılığı ve hazırcılığı da kutsadık,kutsallaştırdık.Emeğin kutsallığını dile getiren Kur’an’ın sözlerini, işimize geldiği gibi hayata yansıttık. Az emekle çok kazanmanın ne büyük bir meziyet olduğunu kabullendik; bu konudaki ayetlere aykırı olsa da…
    Huzurlu ve müreffeh bir ülke istiyorsak; öncelikle öfke, nefret, kin ve sövgü dilini bırakmak, Yunus Emre’nin şiirlerindeki o naif ve tatlı dili, sevgi dilini, gönüllere yerleştirmek zorundayız; hoşgörüyü yaygınlaştırmak, kalpleri şefkat ve merhamet duygularıyla doldurmak
için yapacak çok şeyimiz var.
    Bunun için bir zihniyet devrimine ihtiyacımız var. Zira gönlümüze gelenler zihnimizden yola çıkar…
Yunus Emre der hoca,
İstersen var bin hacca,
Hepisinden iyice,
Bir gönüle girmektir.