31 Mart Vakası Osmanlı Devleti’nin yaklaşık yüz elli yıldır devam eden, modernleşmesi sürecinde yaşanan önemli siyasi gelişmelerden birisidir. Rumî Takvime göre 31 Mart, Miladî takvime göre ise 13 Nisana denk gelen bu hadise, ibretlerle doludur…
1908 II. Meşrutiyet devrimiyle iktidara gelen ve Kanun-u Esasiyi yeniden yürürlüğe koyarak, Osmanlı Devleti’ni parçalanmaktan kurtaracağına inanan İttihat ve Terakki Cemiyetiyle, makamını, gücünü ve yetkisini kaybedenlerin, iktidar mücadelesinin önemli parametrelerinden birisidir. Bu olay ne ilk ne de sondur. Ve bu tür hesaplaşmalar tarihimizde devalarca olagelmiştir. Bir yanda yenileşme ve modernleşme taraftarları diğer yanda geleneklere sıkı sıkıya bağlı ve değişim ve dönüşümden rahatsız olanlar; gücünü ve yetkisini kaybedenler…
1839 Tanzimat Fermanı ile bir ivme kazanan modernleşme ya da Batılılaşma çabaları geleneklere ve mevcut yapıya körükörüne bağlı olanların sürekli dirençleriyle karşılaşmıştır. Bu mukavemetlerinde haklı olduklarını kanıtlamak için de toplumun en hassas noktası olan dini kullanmış ve yapılanların dine ve şeriata aykırı olduğu iddiasını ileri sürmüşlerdir. Dini kendi çıkarlarına göre yorumlayıp, düzenlemeye çalışan ulemanın bir oyuncağı haline gelen saf ve dinine samimiyetle bağlı Müslüman kitleler, çıkarlarını koruma peşinde olan bu zihniyetin yüzyıllardır oyuncağı haline gelmiştir.
31 Mart Vakası da eskiyle yeninin, bir başka deyişle gücün el değiştirme mücadelesinden başka bir anlama gelmez. Ancak bir şey ne eski olduğu için kötüdür; ne de yeni olduğu için iyidir. Her iki tarafta da korumaya çalıştıkları rejimin ülkeyi ve devleti kurtaracağına inananlar vardır. Ancak yenileşme çalışmaları, toplumdan kopuk olduğu için ne yazık ki kökleşememiş ve entelektüel kesimin tüm çabalarına rağmen başarısız olmuştur. Zira yapılan kurumsal değişiklikler, tabanı değiştirip dönüştürememiş ve zihinsel devrimi yaratamamıştır. Diğer yandan, yeniliğe karşı çıkanlar, Batılılaşmanın dinsizlik ve getirilen sistemin de “gâvur icadı” olduğunu devamlı surette işlemişler ve önemli ölçüde de başarılı olmuşlardır.
1908’de yeniden yürürlüğe konulan Anayasa ve getirilen II. Meşrutiyet; padişahın yetkilerini önemli ölçüde kısıtlayarak Millet Meclisini yeniden tesis etmişti. Tarihe 31 Mart vakası olarak geçen hadiseyle, yeni yönetim sistemiyle çıkarları zedelenen ve ellerindeki devlet imkânlarını kaybedenler İslam’ın Halifesini (Padişahı) kullanarak, kaybettikleri ya da kaybetmek üzere oldukları menfaatlerini yeniden ele geçirmeye ve korumaya çalışmışlardır.
Evet! Batılılaşma ya da bir başka deyişle modernleşme Batılı Devletlerle mücadele edebilmek ve devleti parçalanmaktan kurtarmak için gerekliydi; buna entelektüel kesimin büyük bir bölümü de inanıyordu. Ancak aralarında takip edilecek yol bakımından bazı farklılıklar bulunmaktaydı. Bilhassa Avrupa’da eğitim görmüş ve orada gelişmeleri yakından tanıma fırsatı bulan Türk aydınları, Osmanlı Devleti’nin de aynı gelişmişlik düzeyine erişmesini istemekteydiler. Bunun yolunun da Batılılaşmaktan geçtiğine inanıyorlardı. Ancak bu kavram belki doğru anlaşıldı; ancak yanlış uygulandı. Zira, modern kurumların oluşturulmasıyla Batının teknolojik ve ekonomik gelişimini yakalamak mümkün sanıldı. Ve ilk düğme yanlış iliklendi…
Bizim onlardan neyimiz eksikti? Tabi ki eğitimimiz!

Bu nedenle yeni eğitim kurumları açıldı. Ancak, eğitim toplumun büyük bir bölümüne yaygınlaştırılamadı ve dar bir alanda kaldı. Batı, matbaayı çok iyi kullandı ve her türlü bilimsel eser bol miktarda yayınlandı. Ve eğitim sistemleriyle birlikte ise Avrupa’da zihinsel değişim ve dönüşüm gerçekleştirildi. Matbaayı yaklaşık iki yüz elli sene geç kullanmanın bedelini Osmanlı Devleti ağır bir biçimde ödemekteydi. Bu fark hiçbir zaman kapatılamadı. Batıda bilhassa dini kitaplar bol miktarda basılmış ve laiklik anlayışıyla adamlarının hegemonyasına son verilmişti. Aradaki muazzam farkı gördüğümüzde çok geç kalmıştık ve o panikle alelacele yeni düzenlemeler yaparak, Batı standartlarına ulaşmaya çalıştık. Ama bu iç o kadar kolay olmadı; olamazdı da zira, bizler uzun bir emek gerektiren süreci atlayıp hemen hasat etmek istiyorduk. Ve bu nedenle Batılı kurumlar ile hukuk sistemlerini almaya çalıştık. Ve tabiî ki II. Meşrutiyet de görüldüğü gibi, bütün çabalar hüsranla sonuçlandı. Zira, değişim ve dönüşüm tabana inmemiş ve kökleşmemişti.
Çeşitli alanlarda uygulamaya geçilen Batılı yöntemler ve oluşturulan kurumlarla birlikte Batılı yaşam tarzı da ülkemizde yaygınlaşmaya başladı… Böylece modern bir yaşam tarzıyla muasır medeniyetler seviyesine erişmiş olacaktık. Ve Osmanlı Devleti’ni parçalanmaktan kurtaracaktık… Ancak Batılıların bize dayattığı yenilikler, bizim değil onların menfaatine yaradı. Bizse onların isteklerini yerine getirmekle, onların tacizlerinden kurtulacağımızı sanmıştık.
Heyhat! Asıl serüven o zaman başlayacaktı… Taviz aldıkça azıttılar ve azgınlaştılar… Amaçları demokratik bir yönetim tarzı ya da insan hakları; özgürlük, eşitlik ve kardeşlik değil, Osmanlı Devleti’nin parçalanması, paramparça edilmesi ve hatta Türklerin Anadolu’dan Orta Asya’ya sürülmesiydi.
Ancak yapılan yasal düzenlemelere rağmen devleti parçalanmaktan kurtarmak mümkün olmadı. Zira, yapılan onca yasal düzenlemeler ve verilen onca haklara karşın ecnebileri tatmin etmek bir türlü mümkün olmadı. Zira, 1789 milliyetçilik fırtınası tüm Avrupa’yı kasıp kavuruyor ve imparatorluklar çatırdıyordu. İmparatorluk devri bitmişti… Ancak, ne denli uğraşırsak uğraşalım, çalışırsak çalışalım, bir türlü modernleşmeyi ve muasır medeniyetler seviyesine çıkmayı başaramadık.
Zira, değişime direnenler, rejimin değişmesiyle dinin elden gideceğini ve gavur icat ve kurumlarının Hıristiyanlaşmaya yol açacağını savunuyorlardı. Batıdan gelen yenilikler ve kurumlar, İslam’a aykırıydı ve toplumu “gâvurlaştırmak” için yapılan bir maskeydi… Tüm bu yapılanlar İslam’a ve şeriata aykırıydı. İşte bu zihniyet Osmanlı devletine Matbaanın gelişini iki yüz elli sene engellemişti. Ve yine ne adına! Yine şeriat ve İslam adına… Bu “gâvur” icadının kullanılması günahtı; şeriata aykırıydı; şeytan işi idi. Yıllar sonra ise bu direnç kırıldı ve biraz yumuşatıldı. Bu sefer de Kuran ve dini kitapların basılması günah sayıldı ulema tarafından Sonuç; Batılı Devletlerle Osmanlı Devleti arasında oluşan ve iki yüz yılda kapatılamayacak bir kültürel fark oluştu…
Değişim süreci, devamlı surette değişime direnen ve din kisvesi altında ve dini değerleri kullanarak, önemli mevkiler elde eden kara cahiller güruhu tarafından baltalanıyordu. Ama değişim sürecini destekleyen ve modernleşmeyi savunanların hiç mi hatası yoktu? Elbette, vardı… Onlar her şeyi tepeden şekillendirmeyi öğrenmiş ve halkı hiç hesaba katmamışlardı. Onların yerine de bu beyler ve paşalar düşünmekteydi. Toplum bir sürüdür ve bir çoban gerekir, düşüncesiyle hareket ettiler; onları eğitip değişime ve yenilik çalışmalarına katkı yapar hale getirmek yerine, emir alan erler gibi farz ettiler ve öyle de davrandılar.
1908 tarihinde Meşrutiyet yönetimin gelmesiyle bayram eden halk, 13 Nisan (31 Mart) 1909 tarihinde nasıl meydanlara döküldü, dökülebildi? Tabii ki din faktörüyle… Din elden gidiyor yaygarasını koparan, çıkar odakları, saf ve temiz Müslümanları rahatlıkla meydanlara toplayabildiler… İttihat ve Terakki’nin bu olayın çıkmasına yol açan tavırlarını da unutmamak gerekir.1
Bugün dahi İslam’ın emir ve nehiylerini tam olarak bilmeyen ve öğrenmek için de bir gayret içerisinde bulunmayan toplumun önemli bir kesimini, o zamanın şartları içerisinde yönlendirmek oldukça kolay oldu. Zira, dinini geleneksel olarak yaşayan toplumun din adamlarına inancı ve güveni tamdı. Bu yüzden toplum Derviş Vahdeti gibi din adamları tarafından kolayca yönlendirildi. Yeni rejimden muzdarip sivil asker ne kadar grup varsa bu ayaklanmaya destek verdi. Bilindiği gibi Bu ayaklanma Selanik’ten gelen Harekât Ordusu tarafından bastırıldı. II. Abdülhamit tahttan indirildi… Ve bu olay, İttihat ve Terakki’nin siyasî rakiplerine karşı, şiddetini artırmaya yaramaktan başka bir işe de yaramadı…
II. Meşrutiyet Dönemi’nin bir başka deyişle yeni rejimin yerleştirilmesi sürecinde yaşanan olaylardan birisidir 31 Mart Vakası… Ancak sonuncusu değildir. Bu sürecin sancılı geçmesinin ve Osmanlı Devletinin dağılmasının müsebbibi ise hiç kuşkusuz İttihat ve Terakki Fırkasıdır. Zira, İttihat ve Terakki (iktidarı döneminde) Abdülhamit’e rahmet okutmuştur. Devleti yönetmek için iyiniyetin yeterli olmadığı, en az onun kadar tecrübe gerektirdiği, onların on yıllık iktidarları döneminde açıkça görülmüştür… Meşrutiyetin sihirli bir değnek olmadığını kısa sürede anlayan İttihatçılar, gerçeği fark ettiklerinde artık çok geç olmuştu ve dönüşü olmayan bir yola girilmişti…
Memleketi kurtarmak için harekete geçenler, sonunda kendi elleriyle memleketin parçalanmasına yol açtılar…
Artık anlamış olmalıyız: Modernleşme zorlamayla olmaz; geleneksel yaşam tarzı da zorla yok edilemez…
Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak için, eğitime öncelik verip zihniyet devriminin gerçekleştirilmesi gerekir.
Toplumsal değerleri değiştirmeden, değişim ve dönüşüme açık bir toplum oluşturmadan modernleşme süreçlerindeki sancılar ve kavgalar bitmez…


1 6/7 Nisan 1909 gecesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni en çok eleştiren gazetelerden birisi olan Serbesti gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi Bey’in, Galata köprüsü üzerinde öldürülmesi, bardağı taşıran son damla olmuştur.